2. FELSEFİ ANTROPOLOJİ .....................................
  2.1 - Üexkull'ün Çevre Teorisi (2)

2.2 - Hayvanın Çevresi

2.3 - İnsanın Dünyası

2.4 - İnsan Felsefesi mi, İnsan Fenni mi?

2.5 - Tasvir (Betimleme) ve İzah (Açıklama)

2.6 - Sorun Kaynakta mı, Erekte mi ?


 

2 . - F E L S E F İ A N T R O P O L O J İ
 

Felsefi Antropoloji gösteriyor ki insan "DÜNYA"da, hayvan ise "ÇEVRE" de yaşar. Bu yüzden apayrı varlık tarzlarıdır. Aralarında derece değil mahiyet farkı vardır. İnsan hayvanlar sınıfının bir türü değil başka bir sınıf, ayrı bir cinstir. Bu insanın hayvandan farklılığı ve diğer canlılardan ayrılığı, onun bedeninin anatomisi ve fizyolojisiyle de bariz olduğu gibi onun zihninin anlayış ve kavrayışı ile davranış ve yaşayışında daha çok ortaya çıkmaktadır. Onun kültür ve medeniyeti ile ortaya koyduğu ideoloji ve teknoloji hayvandan ayrıcalığının açık kanıtıdır. İnsan hayvanın kat kat ötesinde yeteneklerle donatılıp yüksek özelliklerle bezenerek bilim ve tekniği ile din ve etiği ile onun üstüne çıkartılmıştır. Bu yüzdendir ki hayvana, insanın yaşadığı dünyadaki her şey değil ancak belli şeyler verilmiştir. Hayvana verilen bu belli şeyler onun çevresini teşkil eder.

Bu çevre ile hayvanın organik "yapı-planı" arasında karşılıklı uygunluk vardır. Hayvanın yapı planı ile çevresi arasındaki münasebetler "fonksiyon çemberleri" olarak adlandırılan belirli ilişki ve bağlantılarla ahenkli ve uyumlu olarak belirlenmiştir. Bu fonksiyon çemberleri BESİN, ORTAM, EŞ ve DÜŞMAN olmak üzere dört tanedir. Yapı-planı basit olan hayvanlarda canlının çevre ile bağlantısı çok sadedir.

Hayvanın organik yapı-planı ile çevresini içine alan fonksiyon çemberleri bir bütün teşkil eder. Hayvan türünün neslinin devamını sağlaması ve o hayvan ferdinin hayatını ve canlılığını sürdürebilmesi için gerekli koşullar ve gereksinimler bütünüyle önceden belirlenmiştir. Hayvanın bulunduğu ortam ve bu ortamdaki diğer canlı türleriyle olan ilişkileri dahi birbiriyle bağlantılıdır.

Bu bağlantıların en bilineni bitkilerin karbondioksit alıp oksijen vermeleri ile hayvanların oksijen alıp karbondioksit vermeleri arasında bir uyumdur. Canlılar dünyanın bitki ve hayvan sınıfı arasında bu armoni gibi bir ortamdaki hayvan türleri arasında da böyle bir ahengin bulunduğu biyoloji fenni tarafından belirlenmiştir. Keza nebatatın cansız suyu ve havayı işleyip besin yapmaları ile hayvanatın besini tüketirken bitkilerin çoğalmasına vesile olmaları arasında bir düzen ve denge varsa hayvan türleri arasında daha karmaşık bir muvazene ve münasebet kurulmuştur. Bunların en genel olanı hayvanların etoburları ile ot oburları arasında olan dengedir ki, ot oburlarını eğer etoburları tarafından besin olarak yemeseydi bitkiler aşırı çoğalacak hayvan hayatı tehlikeye girecekti. İşte bütün hayvan türleri arasındaki besin ve saldırma ilişkisi ile düşman ve korunma ilişkisi fonksiyon çemberleri ile öyle ayarlanmış ki her hayvan türü birbirini dengeleyerek bir arada varlıklarını beraber sürdürürler. Öyle ki bu çemberleri bir yerden kesilirse hayvanın o türünün veya bireyinin hayatı tehlikeye girer. Nasıl ki canlılar dünyasında bitki yaşamı ile hayvan yaşamı arasında bir tesadüf değil bir düzen varsa burada hayvanlar arası yaşamda dahi rasgeleliğe yer verilmemiştir. Bu düzeni çevre kuramında fonksiyon çemberleri ile ifade ediliyor.

Her hayvan türünün bütün fertlerinde hayvanın bulunduğu ortamdaki çevresi ile hayvanın türel yapısı arasındaki bağlantıyı sağlayan fonksiyon çemberleri her hayvana has fakat bütün hayat düzenini nazara alacak tarzda özel ve özgün olarak hazırlanmıştır. Öyle ki bir hayvan türünün yapısı ile çevresi uyumlu bir işleyiş ortaya koyduğu gibi bütün hayvan türlerinin yapı-planları ile çevre münasebetleri de birbirlerine göre ayarlanarak ölçülü ve düzenli bir bütün teşkil ediyor.

Burada canlılar arasında münasebetlerde tesadüfün hakim olmadığı yetkin bir nizam vardır. Hayvanın yapı-planı ve çevresi arasındaki fonksiyon çemberleriyle kurulan bu uyumlu ve ayarlı düzen hiç bir zaman değişmez. İnsana has ve toplumsal münasebeti oluşturan “İradi” davranışların bulunmadığı bu doğal süreçlerle ortaya çıkan hayvanlar dünyasının bağlantı ve ilişkileri sürekliliğini korur ve bir hayvan türü başka bir türe dönüşmez. Bundan dolayı bir hayvan türü, ancak belli bir şekilde ancak belli yerlerde yaşayabilir.

İşte canlılar ve özellikle hayvanlar arasındaki bu düzen ve ilişkilere bir izah ve yorum getirilmesi canlılar dünyasını tasvir eden ilm-i hayatın konusu dışında kalır. Bu noktada dini yaklaşım ve felsefi yönelimi esas alan hüküm ve hikmet devreye girer. Bilim ve fen, ortak ilkelerden (mebde-i müşterekten) hareketle nesnel ve tümel düzeni tespit eder ancak düzenin kökeni hususunda din ve felsefe karşıt şeyler söylerler. Bu ölçülü yaratılan ve yasalı yapılan varlıklar ve olaylar düzeninin doğal veya Tanrısal kökenine inerken akıllar ayrık ülkülerden (umde-i muhtelifeden) kalkarak ayrı şeyler söylerler. Biz AKLIN mantıki ve zorunlu kuramsal aksiyomlarıyla, KALBİN meşieti ve özgür edimsel prensiplerini birbirinden ayırırsak bunun farkına varabiliriz.

Şimdi ilm-i insanda felsefi yönelimi seçen antropolojiye göre canlılar dünyasını düzeni, tabiat tarafından hazırlanmış, düşünülmüştür (nasıl "düşünüyor" ise!). Bu görüş, bilinen Darwinist teoriyi eleştiren çevre kuramından hareket etmektedir. Felsefi antropoloji de öbürü gibi ateisttir ama hareket noktası delil desteğini yitiren eski darwinist kuram ve akıl dayanağını kaybeden toptancı evrim öğretisi değildir. Üstelik daha gerçekçi daha akılcı daha bilimsel bir teoriyi esas almaktadır. Bu çevre teorisidir. *

2.1 - Uexkull'ün Çevre Teorisi: Aslında evrim teorisinin en etkili panzehiri ne yaratılış gibi dinî inanış ne de paleontolojideki son fosil bulgulardır. Evrim teorisinin işini bitiren bizzat tecrübî ve aklî araştırma ve incelemelere dayanan ÇEVRE TEORİSİ’dir. Gerek çevre teorisinin gerçekleri gerekse son fosil bulguları tesiriyle ateist ve naturalist felsefi görüşler bile ilmi bir teori olarak darwinizmi bırakmak zorunda kalmışlar ancak bir inanç olarak savunmaya devam etmektedirler. Özellikle felsefi antropolojinin A. Gehlen gibi ilim adamlarınca temellendirilmesinden ve insanın hayvandan apayrılığının ortaya konulmasından sonra bu teori ideolojik bir yapının dokunulmaz tabusu haline getirilmiştir. Artık o müntesiplerince doğruluğu eleştirilmez bir inanç ve aksi düşünülemez bir kabuldür. Bunun için Darwinizm biolojik bir fen kuramı ve hayatın kökenini açıklayan bir görüş olarak objektif incelemeye ve yansız tartışmaya açılamaz. Tabiatın yaratıcılığı gibi evrimin tesadüfü de Resmi Bilimin kitaplarına yerleştirdiği bir varsayım, belli bir hayat görüşüne bağlı bir kavram, ideolojik bir öğretiye dayanan önyargı ve Sözde Felsefeye ait bir yaklaşımdır. Yoksa herkesin kabüllenmek zorunda olduğu kainat kitabında yazılı nesnel bir ayet ve zorunlu bir gerçek değilir. Aklın tecrübi olarak onamağa mecbur kalacağı bilgi ve alem olamaz . Ancak bir “evrim” gerçeği ve tekamül olgusu vardır ki bu “Alemde meylül-istikmal vardır. Onun ile halkat-i alem, kanun-u tekamüle tabidir.”(Muhakemat, B.Said NURSİ, SH.14) tespitinden hareketle, fenni evrim kuramı ile dini tekamül yorumu arasındaki ilişkiyi ekte biraz daha ayrıntılı olarak kurmaya çalıştık. Yoksa gözü kapalı evrim düşüncesini red ve tekamül olgusunu inkar peşinde değiliz. (2) Çevre teorisinin kurucusu olan UEXKULL tecrübeleriyle hayvanın gelişi güzel şeylerle münasebet kuramayacağını göstermiştir. Halbuki Amerikalı araştırmacılar hayvanın her şey ile ilişki kurabileceğini zannediyorlardı. UXEKULL'e göre her hayvan türünün kendisine has bir çevresi vardır. Hayvan ancak çevresini meydana getiren şeylerle ilişki kurabilir. Diğer şeyler ya hayvana verilmemiştir ya da bu şey hayvan için bir engeldir. Böylece psikologların hayvanları insani şeylerle veya dünyanın her hangi bir şeyi ile münasebet kurdurmak isteyen denemelerinin hayvana uygulanan bir işkenceden başka bir şey olmadığını belli oldu. Amerikalı araştırmacılar bu çeşit binlerce tecrübeler yaptılar. Hayvanlarla içine kondukları labirentler arasındaki münasebeti görmeye çalıştılar. En ince ölçme metotları ve hesaplarla yapılan bu tecrübeler aslında kendilerini bile tatmin etmiyordu.

Çünkü hayvanlar rast gele şeylerle, kendi çevrelerinin bir parçası olmayan nesnelerle bir bağ kuramazlar. Bu ancak bir çevrede değil bir dünyada yaşayan insan için mümkündür. Hayvanları rast gele şeylerle ilişki kurduran düşünce, hayvanlarında insanlar gibi birbiriyle mücadele ettiklerini zanneden ve hayvanları insana-benzetimli (antropomorfik) ve insan-merkezli (antroposentrik) bir felsefi bir düşünceydi. Suçladıkları dini düşüncenin “insan” odağından kurtulamıyorlardı ve ileri sürdükleri bilimsel düşünceye de aykırı idi. Halbuki ancak insan şeyler karşısında bir anlayan ve yorumlayan müşahit olarak çıkabilir. Oysa hayvan hiçbir zaman şeyler karşısına bir dini bilgisi, bir felsefi bilgisi, bir fenni bilgisi hatta bir gündelik bilgisi olan bir gözlemci olarak dahi çıkamaz. Hatta hayvanın hiç bir kendini çevreden ayıran “bilgisi” yoktur. Bu bilgi çevresini nesneler ve kimseler halinde objeleştiren ve subjeleştiren insana ait bir yetenektir. Onun sadece bir fizyolojik cinsel duyumu biraz daha yüksekse erotik şehevi duygusu olabilir. Ama varlığı bilgi ve değer haline getirecek estetik ince duyarlığı ve etik derin duygunluğu olamaz. Çünkü emosyonel hayatını yani heyecanını ve hissini biçimleyecek mantıki bilgisi yoktur ve motivasyonel hayatı yani şevkini ve hamlesini yönlendirecek temel kavramı bulunmaz. Bunun için mantıki bir aksiyom ve meşieti bir prensipten yoksun olduğundan bilgi ilgisi ve değer ergisi de bulunmaz. Bu düşünce ve davranış ilkelerinden mahrum olduğundan doğruyu belirleyecek ve gerçeklik kurgulayacak ve bunu dil ile ifade edecek yetenek ve güçten yoksundur. İşte bu yüzden sayılan alt yapılardan mahrum olan hayvanda hiç bir zaman psikolojik ve vital bir idrak ve irade epistemik ve mental bir düşünce ve dilek hiç düşünülemez. Bunlar olmayınca da içtimai ve hukuki sorumluluk taşıyamaz; vicdani ve dini yükümlülük de bulunamaz. Etik ve ahlaki anlamı bilemez; özgün ve özgün bir amacı takip edemez. Halbuki bunları en ilkel bilinen insanlar dahi kolayca gerçekleştirebilirler. Kaldı ki ilkel denilen insanların dahi bu "insansı nitelikler" yönünden ilkel olmadıkları sadece teknik bakımdan geri kaldıkları daha sonradan anlaşılmıştır. Bütün bunları bir tarafa bırakalım, hayvanların duyu verilerini bilgi haline getirecek mantık ilkeleri bulunmadığından onları bilgi haline getirip bu bilgi ile gözlem yapamaz ki bu gözlemlerden yorumlar yaparak anlamlar çıkaran bir "müşahit" ve amaçlara yönelen bir "fail" olsun.

Bizim gibi müşahid ve fail olmayan bir sujeden, bir takım tutum ve davranışlar bekleyerek kendimiz gibi onunda çevresini "gözlemlediğini" düşünmek hayvanı, insan gibi görmek demektir. Bu olsa olsa safca kendi insani dünyamızı ona nakletmek olur. "Antroposentrik" düşünce denilen bu yaklaşımda bulunan kimse saf değilse yani bu işi bilerek yapıyorsa o kimse insan ve hayvanı eşitleyerek dini ödev ve sorumluluktan kaçmak isteyen fakat başkalarını saf zanneden ateist bir felsefecidir. Artık anlaşılmıştır ki en gelişmiş sayılan hayvan bile insan gibi herhangi bir nesne ile bir gözlemci olarak bağlantı kuramaz. En ilkel sayılan insan dahi insanın kökeni sayılan maymunla mukayese edilemeyecek niteliklere ve başarılara sahiptir. Bunun için insan, “gelişmiş bir canlı” olarak hayvana indirgenemez.

Çevre kuramında verilen şu basit örnek gelişmiş hayvan sayılan maymunun, merdiven düşeyi ile çit yatayını birbirinden ayırt etmekte aciz kaldığını göstererek insanın hayvandan mahiyet ayrılığını kanıtlar:

“Mesela iki uzun paralel kiriş ile bunlara dik inen ve birbirlerine paralel olan kısa kirişlerden meydana gelen MERDİVEN iki şekilde kullanılabilir. Bir defa yüksek bir yere tırmanmak için başka bir seferde de bahçe için bir çit yada herhangi bir şeye karşı engel olarak kullanılabilir. Kısa ve uzun kirişlerin önemi ve anlamı her iki halde de farklıdır. Birinci halde merdiven olarak kullanıldığı zaman, yatay ve kısa kirişler arasındaki aralığın belli uzunlukta olması gerekir. Halbuki öteki iş için bu şart değildir. Hatta bu aralıkların dar olması daha iyidir. Demek ki insanların kullandığı eşyanın manası, vazifesine göre değişebiliyor. İnsan çevresindeki şeylerle herhangi bir şekilde ilgi kurabiliyor. Fakat böyle bir durumla hayvanlarda karşılaşmıyoruz.

Mesela hayatı ağaçlar arasında geçen bir maymun için bu merdiven çevresi ile ilgili bir şey olduğu için merdiven olarak bir eşya ile münasebet kurar ve asılmış muzu almak için ona tırmanır. Ama maymun merdiveni bir çit yada engel olarak kullanamaz. Çünkü bu "mana"yı bilemez. Çünkü çevresiyle ilgili bir şey değildir.”(insan ve hayvan sh.35)

Halbuki insan aynı araca; ulaştıran düşey merdiveni veya engelleyen yatay çit olarak, tam ters fonksiyonlar verebilecek anlayış yeteneğine ve kavrayış yetisine sahibidir. Bu zeka ve hads kabiliyetini içeren akıl ve mantık istidadı, insanının diğer daha yüksek yetenekleri gözardı edilse bile, tek başına onu hayvandan apayrı kılmaya yeter.

İnsanın soyut geometrik düşüncesinde koordinat kafesininin muvazi (paralel) ve seri (simetrik) kavram çiftlerinin temeli olan basit ayn-gayr haddinin; kolon (sutun) ve kiriş (satır) hatlarını oluşturacak mürekkeb medar-mihver hududunun somut örneği olan enine çizigi (horizontal/ufuk hattı) yani enlem/arz ve boyuna çizgi yani (vertical/şakül hattı) boylam/tul enlem-boylam eksenlerinin kökeni olan amed/düşeyi ve medd/yatayı fark eden sıradan bir insan aktını bile gerçekleştirememesi hayvanın insanın zeka seviyesinin altında olmasından değil hayvanın hareketinin insanın fiili gibi felsefi tabirle “kastlı” dini terimle “cüz’i iradeli” olmamasından kaynaklanmaktadır.

Yani zekayı bir temele, bir köke ve bir kaynağa indirgeyerek onun ayn-gayr haddinden doğduğunu varsaysak bile gelişmiş bir hayvanın bile enine ve boyuna çizgilerin farkına varamadığını bu deneyle tespit ettikten sonra hayvana insana has zeka yüklenilemeyeceğini anlarız. Fakat en basit hücrenin zarında bile bulunan hafıza tezahürlerini hayvanda gördükten sonra bunu sinir sisteminin organizasyonun gereği olan “bilgi işlem” süreçlerini zeka olarak tanımlamak, bundan sonrada, hafıza ve zekadan oluşan aklın ilker ve primitif bir belirtisi olarak hayvanların bazı hareketlerini yorumlamak yanlı bir varsayımdan başka bir şey olamaz. Çünkü cüz-i irade sahibi insan sorumlu ve yükümlü olan aklı, ister teorik ister pratik olsun, mutlaka kasdlı fiil denilen cami bir mahiyeti vardır ki sensorial ve emosyonel bir içerik ve dolguyla birlikte konseptüal ve motivasyonel bir şekil ve kalıbı bulunduran çok yanlı ve yönlü kompleks bir yapıya sahiptir. Öyle ki onun analiziyle çıkartılan yukarıda sayılan öğelerden fazla bir “strüktürel bir varlık” olarak bilimin parçalamasına ve tanımlamasının üstünde bizzat bilimin kaynağı olan gerçekliğin ve yüksekliğin sahibi olarak bilim ile tüketilmez bir enginliği ve bilinmezliğe sahiptir.

Kasd ile zeka arasında, birbirinin üstünde sıralanan derece farkı değil, birbirini aşan bir mahiyet farkı vardır. İnsan ve hayvan arasındaki kademe, çalışmayla kazanılan bir seviye ve derece farklılığı değil vermeyle edinilen bir makam ve mevki imtiyazıdır. Bu imtiyazla canlı varlık, nasıl cansız varlığı aşarsa, insanın kasdı da hayvanın zekasını öylece aşar. Bu aşmayı sağlayan kabiliyet ve istidatlar da onların kendi güç ve kazançlarından değil farklı fıtrat ve ayrı hilkatlarından doğmaktadır. İşte hayvanın kasdının bulunmaması ve zekasıyla insana erişememesi hayvana şeriatı kabul edebilecek bir fıtrat verilmediğinden dolayıdır. Yani hayvanın, anlamı öğrenen özgün kasdın nazarı ve amaca yönelen özgür bir fiilin niyeti ile kendisine ve dünyaya biçim verme ve tasarlama; yaşamında onları kullanma ve yararlanma ve bunun sorumluluğuna katlanma yetkisi yoktur. Düşüncesinde varlıkları ve olayları değerlendirme ve yorumlama ve bunun yükümlülüğünü taşıma görevi bulunmamaktadır. Bunlar hayrat ve kemalatın zirvesine aday insanın önüne açılmış yüceliklerdir. Fakat bu imkan aynı zamanda onu hayvanın altına düşüren sorumluluk ve yükümlülükleri de beraberinde bulundurmaktadır. Şimdi Çevre Teorisini bir hayvanı örnek alarak daha teferruatlı bir şekilde gösterebiliriz.

Ana Sayfa       2.2 - Hayvanın Çevresi