(8) 4444 SIRRI:YARATILAN ÇİFT

Tabiat adı verilen bu "yer", özgür olmayan ve fenlerin tespit ettiği yasalara zorunlu olarak uyan NESNELER (eşya) dünyasıdır. Bu FKB (Fizik-Kimya-Bioloji) dünyasının bütün ögeleri atomlardan galaksilere hücrelerden gezeğenlere kadar hepsi değişmez ölçülere; sabit yasalara tabi olan ve Sünnetullah denilen (hem vahidini tecelliyle DÜZGÜN determinist hem ehadi tecelliyle ÖZGÜN istatistik nitelikli ) yaratılış buyruklarına uyan edilgin ve iradesiz varlıklardır. Fakat buna rağmen hayvandan böceklere, bitkilerden maddeye doğru aşağı doğru inildikçe fevkalede biri ilim ve hikmet görüngüleri ve göstergeleri ortaya koyarlar. Mesela hayvan kendisi besinin yapamadığı halde bitki bu işi başarır. Öyle kusursuz bir plana göre şaşmaz bir ölçü içinde akılalmaz derecede yetkin bir düzen altında ve tam bir uyum halinde yapı ve işlevleri vardırki bunların kuruluş ve işleyişlerindeki harikülade düzeni kanunlar ve sabiteler dengeler ve birimler halinde bilimlerimizle tespit ve tescil ediyoruz. Bu ölçü ve düzen onların cansızlık ve akılsızlıklarıyla uyuşmamaktadır. Bu FKB temelli evrenbilim çelişkisidir.

Bu "yer"in ortamında yani yerin "içinde" bulunan KİMSELER (eşhas) ise PSL (Psik-Sosyo-Linguistik) dünyasının üyeleri olarak nesneleri etkin ve iradeli olarak kullanır ve çalıştırırlar. Fakat bu ilim ve iradeye rağmen onların toplumsal yaşamları ve kişisel ilişkilerinde öylesine kusurlar, ihmaller ve suistimaller görünüyorki din ve hukuk denilen sosyal dizgelere ve kurallara da aykını olan bu tembellik ve bilgisizlik ölçüsüzlük ve aşırılıktan kaynaklanan bu düzensiz ve dengesizlik bu savurganlık ve saldırganlık onların ilim ve iradeleriyle bağdaşmıyor. Bu da PSL temelli insanbilimin çelişkisidir.

FKB (evren bilimleri) ZORUNLU fakat fıtratla meşrut yani yaratılışiradesine tabi nesne-ögeler doga evren dünyasını, PSL (insan bilimleri) ise ÖZGÜR fakat şeriatla mukayyet yani buyuruluş takdirine bağlı kimse-üyeler toplum dünyasını simgeler.

Felsefe bu iki alanı natural felsefe ve moral felsefe diye ayırmış ve bu bölümleme düşünce dünyasında çeşitli şekillerde değişik yazar ve düşünürlerce de ifade edilmiştir. Bugün de felsefenin varlık alanını bilgi ve değer felsefesi şeklinde ele alma tarzında ayırmasının kökeninde dahi bu bu vardır. Demekki fen ve din alanlarının ayırımı suni bir değil ilmi, üniversal ve akedemik bir tezahür olarak ortaya çıkıyor. Ancak bu alanların ayrılığı, aralarında karşılıklı bir savaş ve çatışma bulunacağı anlamına gelmez. Bu iki alanın niteliğinin ve yöntemlerinin özelliğinin birbirinden farklılığı, aralarında bir aykırılık ve çelişme olması anlamına gelmez, tam tersine, birbirini tamamladığini ve birbirini gerektirdiğini gösterir. Fakat yanlış olarak alan ve yöntem karıştırılması yapılırsa elbette o zaman uyuşmazlık ve bağdaşmazlık başgösterecektir.

Bu günkü mevcut sosyal alandaki sol ve sağ düşüncenin çatışmasını onun politik ve ideolojik tezahürünü, metafizik afaki ve enfüsi tefekkürün çelişmesinin bir yansıması olarak görebiliriz. Hatta bilim ve hukukun özündeki farklılığın bir benzeri olarak da görebiliriz. Dolayısıyla bilimin merakla ilgilendiği Evrenin ve hukukun ihtiyaçla yönel diği toplumun ötesindeki metafizik güçten doğan bu gerçeği mecburen belirlemekten ve ilahi yazgıdan kaynaklanan bu olguyu ister istemez betimlemekten başka çaremiz yoktur. Bizim bu noktada üstümüze düşen özgür istencimiz ve seçme gücümüz çerçevesinden bu iki alanı birlikte nazara alıp değerlendirerek, bir “tevhid” sırrını yakalıyarak onları parçalı bırakmadan bütünlemektir. Bu suretle hem midemizi yiyim ve doyumunu, hem kalbimizin yönelim ve doğrultusunu sağlıklı ve sağlam bir şekilde sağlamaktır. Ta ki bilim ile insanı gerçek ve doğru bir bilgiyle mutluluğa ulaştıracak bir araç ve aracıyı aramakla hoşluğu tadsın. Ta ki insan hukuk ile iyi ve güzel bir değerle erdeme eriştirecek bir yol ve yön bulmakla hoşnudluğu tanımısın.

Bunun içinde insanın akıl ve kalb cihazatını birlikte çalıştırarak fenni ve dini kaynakları birlikte işleyerek "ismi ve harfi mananın yerini ve görevini anlayarak" dünya ve ukba iyiliğini ve güzelliğini yakalamak için BU İKİ ALANI BİRLEŞTİRMEK ZORUNDAYIZ. İşte bu birlik davasını ve birliktelik davetine TEVHİD diyoruz. İnsanbilim ve evrenbilimde yukarıda anlatılan çelişkileri kaldırmanın ilmi ve akli bir yoluda itikadı ve ahlakı meyve verecek yöntembilimin fethi, Fatiha-i Şerifenin yedi çiftinde gerçekleşen Yaratılan çiftin 4444 sırrının yakalanmasıdır. Bu sırr ise doğruya ve gerçeğe ulaştıran anlam va amaçları açan nazar ve niyetin, iman ve amelle oluşması ve gelişmesidir.

İşte bu sırrın anlaşılmaması ve bu yüzden iki alanın dikkatle ayrılmaması durumunda bir alanlardan biriyle mesela devamlı din yada hukukla uğraşan veya devamlı fen ve bilimle meşgul bulunun kimsenin zihninde egemen olanı düşünce, diğerini kendine tabi kılar. Hatta bu yüzyıllara ve çağlara bile hükmünü geçiren bir kanunundur. Orta çağda ve skoloastik düşüncede sol fen düşüncesi olan illiyetin bilimden uzaklaştırılması, geçen yüzyılda ve hümanistik düşüncede sağ din düşüncesi olan akibetin bilimden uzaklaştırılması bunu tezi kanıtlar. Mesela sadece fen bilimleriyle meşgul olan kimsenin şüpheci olması yada sadece din ilimleriyle meşgul bulunanında mutaassıb kalması kuvvetle muhtemeldir. Dolayısıyla başka bir alana geçerken alanının yönteminide oraya taşıması ve o alan ile çelişmesi ve alanda kamplaşan kimselerle savaşması sanki bir kaçınılma kader gibi görünür. Örneğin fen bilimleriyle uğraşanlar FKB ve evren bilimlerini oluşturan aklın zorunlu bilgi alanı tecrübenin olanaklar ve olasılıklar dünyasını asıl "varlık" haline getirince diğer LPS ve insan bilimlerinin özgür değer alanı vicdanın gerekililik (vucub), gereklik (luzum) ve ihtiyaç (gereksinim) alanı perdelenir, daha ileri gidilince yoksayar ve sonunda tanımazlar. 

Görülen halk ve cesed müsbet sayılır ve "var" denilirse, görünmeyen emr ve akla "yok" denilir ve menfi sayılır. Halbuki var ve yok yada doğru ve yanlış sayılmak görülmeye değil kanıtlanmaya bağlı bir durum ve değerdir. Deney ve gözlem bize var olmayanı değil var olanı gösterir. Var olan bir ise var olmayan bindir. Biz 999’u görmüyoruz veya göremiyoruz yada bilmiyoruz veya bilemiyoruz diye onlar yok mu olacaklar ? Bir de üstelik “hiç yok” diyebilir miyiz ? Sadece “görmüyoruz” deriz. Eğer biraz daha ileri gidersek ve çok titiz davranırsak, varlığından “kuşkudayız” diyebiliriz. Ama hiç bir zaman “yok” diyemeyiz. Hele “Hiç yok” diyerek “mutlak inkara” gidemeyiz. Hele yok dediğimiz zaman ve mekan ötesi mutlak alana ait metafizik bir konuyla ilgili ise artık aklın nesnelliğini bırakıp kalbe öznelliği ile hayalhaneyi çalıştırmak anlamanı gelecektir. Bunun içindirki gözlemlenen fiziğin sınırlı zaman ve mekan kadrosu, bir “görüngü” olarak, görünenin ötesinde bir fizikötesinin ve görüntülüyenin varlığına "akli" ve "zorunlu" bir kanıt ve belge olduğu halde, maddiyat ile uğraşmaktan aklı bit kadar küçülenler tam tersi bir sonuçla ilahi ve mutlak alanı, mutlak inkar şizofrenisine tutulurlar.

Örneğin, eğer biz binada mahsur kendimizi bulmuşsak, binanın duvarlarından su sızıntıları varsa, bizim etrafımızın su ile dolu olduğunu düşünmezmiyiz? Eğer yolda bir deve tersi görmüşsek, oradan bir devenin geçtiğinin kanıtı olmaz mı? İşte akıllı insan, doğru ve gerçeği aklın ölçüleriyle değilde, arzusunun ve isteğinin özlemiyle aramaya başlarsa, “akıllı” olmasına rağmen, aklını kullanmayıp akılla irtibatını koparmış sayılmaz mı ? varlık/olmak ve yokluk/olmamak ile görünmek/gözlenmek ve görünmek/gizlenmek farkını bilmeyen; tanımak/bilmek ve tanımamak/bilmemek ile onamak/istemek ve onanamak/istememek ayırdında olmayan insanın yapacağı en güzel şey susmaktır. Buna rağmen “Eğer tanrı varsa, bana göster” diyebilen bir insan suretindeki bir insanımsı, şüpheye yol açan emarenin işareti ile tahmine sebeb olan alametin hakikatini birbirinden tefrik edemiyor, inkara sebeb olan hüccetin külliyetin derecesi ile tasdike müncer olan delilin işaretin mahiyetini yekdiğerinden ayıramıyor demektir. Böyle bir kimsenin aklı; elbette, küçülmüş ve ufalmış, daralmış ve kurumuş yani gözüne inerek koybolmuş demektir
 
 

Daire-i İmkanattaki varlık ve olayların yani olanaklar ve olasılıkların; nesnel olanı doğa (tabiat) ve döne (tarih); kimsel olanı toplum(cemiyet) ve birey (ferd) in varlığı ve yokluğu eşit oldukları halde var edilerek, var olmaları yok olmalarına tercih edilerek Alemlerin yaratılması, beslenmesi, eğitimi ve yönetimi yani RUBUBİYET-İ KÜLLİYE bize gösterirki eşya ve eşhasın HALK ve EMRİ, Allahü Teala'ya aittir.

Bu Külli Rububiyete karşı UBUDİYET-İ KÜLLİYE ile mukabele eden; fenni ve tecrübi verileri kullanan; dini ve vahyi bildirime bağlanan İslam Araştırıcılarının çalışmalarından:

Evren (Kainat)in

Kuvve-i Kübra (Büyükpotansiyel)sından ortaya çıkan

Kavm ve Rasul döne ve mana ve gaye ilişkisi halinde beliren

Hak ve Hakikat ile doğa ve zaman - zemin açılımını

Fiil-i Külli (Tümelkinetiği) nden ahzedilen, kültür ve medeniyetin oluşum ve gelişimini

Kur'ani bir tarzda tahlil edecek ve

Dairei-i İmkanın (Kevnin) bütün vukuat ve İhtimalat, gayb ve şuhudun,

mihver ve medar eksenleriyle birlikte, tüm masivanın ayrıntılı baglantılarını kurarak

yakini inancı meyve verecek, tek (ilahi ve fıtri) dine ulaştırmasını bekliyoruz.

Ta ki

külli antropolojinin (ilm-i insanın) tümel insanbilimin 

iki kanadı olan

1) ma'şeri hayatı verecek olan külli sosyoloji (ilm-i nas) tümel toplumbilim 

2) şuuri hayatı verecek olan külli psikoloji (ilm-i beşer) tümel tinbilimde

bütünlüğü verecek görüşü bulalım. 

Böylece; PSİKOLOJİ fenni şuurun ( nefs, akıl, kalb ve ruh ) külliyeti ile 

bireyler, ilm-i insan yapsın ve topluma katkı ve etkide bulunsun, 

SOSYOLOJİ fenni hayatın iktisadi, ilmi,siyasi ve içtimai)bütünlüğü ile 

toplumlar, insanı, islama yani insan-ı kamile hizmet etsin ve bireyde açılsın ve büyüsün.

Bu tarzdaki fennlerle, bu kuramsal araçlarla çağdaş toplumsal özümlemede kamusal etkileşim ve iletişim, bireye sağlıklı ve sağlam kimlik ve kişilikleri va'd edebilir. Yoksa görünüşte özgür ve özgün fakat gerçekte tutsak ve tutucu kılan, inanç ve erdemlerini üğütücü MAHVA VE MEDYA'nın sözde "hümanizma" bunu veremez ve veremediğinide geçen iki yüzyıl gösterdi. Çünkü BU FENLERİN LİNGUİSTİK TEMELİNE İNEMEDİ. HALA MAYMUNDA KELAM ARIYOR. Kendi kökenini inmeyen insan, başkasında köken aramaya kalkarsa bulacağı elbette ilim olmayacaktır; ilmi olmayan insan ise kelam ve imanı bulamayacaktır. Eğer İlm-i lisan ile mana-yı kelamın özünü göremezse boş bir dünya ve meyvesiz bir ağaçtan ibarettir. Bunun için Dilbilim çalışmalarında, dil felsefesi, dilin geldiği din dünyasına girmez ve Kur’an Hikmetine tabi olmazsa, tractacus’un bıraktığı yerde durur bir yere kımıldıyamaz.
 
 
Bunun içindir ki İnsaniyet-i kübra (büyük hümanizm)a olan İslamiyete ulaşmak isteyen insaniyet, "Ene"den "tabiata" iç ve dış tagutların nasıl oluştuğunun anlatacak öğretmenleri bulmalıki hemen harekete geçsin, misyonunu tamamlasın. Yoksa insanın yer yüzünde anlamı kalmadığından bir kıyamet başına kopacak, kainat kendisinden davacı olacaktır. 

Bunun içindir ki Şeriat-ı Kur'ani ve Risalet-i Ahmedi kafasından ve gönlünden uzaklaştırıldığından feryad ü figan eden dünya, kainat ve insan fenlerini bütünleyecek; dinin zahir ve batınını birleştirecek; bir mana, bir nazar bir niyet verecek marifet fedakarları ve muhabbet fedailerini bekliyoruz Ve "Allahım! kalblerin tababeti ve ilacı, bedenlerin afiyet ve şifası, gözlerin nuru ve ziyası olan Efendimiz Muhammed(S.A.V.)'e,al ve ashabına salat ve selam olsun."duasını ediyoruz.

Kısaca, biz islam araştırmacılarından, moral ve natural felsefenin özlemini gerçekleştirecek, doğru bir insanbilim ile geçek bir evrenbilime ulaştırcak, kurb ve yakinimizi artıracak yöntembilim, bir ilm-i usul bekliyoruz.