(11) ÜMİDİMİZ VE BEKLENTİMİZ

İnsan hem kendine hem Yaradanına dönük yönü olan bir varlıktır. Bu vasıflar ister ilahi ve semavi bir dine inansın ister beşeri ve arzi bir dine bağlansın her insan için geçerli bir fıtrat gerçeğidir. Yaradanın kendine verdiği akıl ve nefs cihazatı kendi hesabına kullanan dünyevi bir insan ile doğuştan hazır bulduğu kalb ve ruh letafetini Yaradanı adına kullanan uhrevi bir insan arasındaki farklılık her ne kadar yer ile gök kadar birbirinden uzaklık taşısada fen ve hikmet ile dünyayayı tercih eden kafir ve gafil kullar ile din ve sanat ile ukbaya yönelen mümin ve salih kulların bu tercih ve tavırları özgün vicdan ve özür iradelerinin bir sonucu olmak itibariyle indi İlahide ve yaratılışta meşru olmaktadır. 

Fakat dünyayı tercih ile haksızlık ile ebedi helakete sürüklenmek izni ilahide ve buyuruluşta makbul olmadığını; öbür taraftan ukbayı tercih ederek nefsin halkın ve Hakkın hakkını yerine getirmek suretiyle ebedi saadete yönelmek rıza-yı İlahiye uyumlu olduğu nazara alındığında cehennem ve cennet kadar birbirinden uzak bu tavır ve tercih farklarının sonuçlarının insanı ilgilendirdiğini aklımız sönmemiş ve kalbimiz önmemişse görürüz.

Şimdi aklı sol yönünüyle kendi hesabına kullanan;

fenni sırf dünya için kullanan bir bilim kuran;

sadece afaki tefekkürü çalıştırıp enfüsi boşa çıkaran

bir düşünce ve hikmet kuran resmi bilim ve sözde felsefe,

bu işi yaparken elbette

İlahi bir aygıt olan akıl ve fıtrı bir araç olan nefsi çalıştırmakla beraber 

bunların etrafında yine 

Rabbani bir latife olan ruh ile Samadani bir duygu olan kalbi kullanmasaydı

bu dünyevi ve maddi başarı olan bilim ve teknolojiyi kuramaz ve onunla insanlığa eğememen olamazdı.

Dünyayı ve dünyasını mamur eden sözde felsefe;

Aklın düşüncede tözü, özdeşliği kurgulayıp

nefsin deneyimde tozu ölçülülükle imgelemek suretiyle

evren ve adam hakkında bilgilenerek dünyadan yararlanmasında

hiç kuşku yokki ilahi bir nimeti kullanmaktadır.
 
 

Keza bu nimeti sırtını dönerek bilgiyi ve gücü elde etmeyip küffara dünyasıyla birlikte dinini de kaptıran müslüman bu yaratılış emrine aykırılığın cezasını çekmektedir.

Ancak buna rağmen batı da ortaya çıkan mütehakkim hakimler ve mütegallip müteffenninler fen ve hikmetle batıyı yükseltirken tercihlerini sol yönde kullanırken aynı zamanda dünyanında hizmetine girerek araç konumuna düşmüşler. Çünkü fennin ayrıntılı ve betimlemeli terkibleri, çok sayıda elemanın uzun bir zamanda ve geniş bir alanda çalışmalarına ve gözlemlerine dayanır ve adeta toplumun doğa ile etkileşimi diyebileciğimiz bir süreçte üretilir. Fenne dayalı Hikmetin anahatlı ve indirgemeli tahlilleri bu yüzden daha masraflı ve pahalıdır.

Fen (bilim) sahibi mütefenninler, imanları varsa, kendi dünyalarını heder edip başkalarının dünyayı tanımlarına vesile olan bilimsel çalışmaları hayatı kolaylaştıran teknik ürettiğinden ukbalarını kazanmaktadırlar. İmanları yoksa yaratılış işlevlerinide yerine getirmişler ve bu çalışmalarının maddi ve manevi karşılıklarını dünyada almaktadırlar.

Fakat hikmet (felsefe) sahibi hakimler aklı kendi hesablarına kullanarak dili zenginleştiren çıkarımları ile afaki tefekkürde uçsuz bucaksız kurgu ve kurumlarıyla bir noktayı çogaltan cahiller olarak ortaya koydukları düşünce birikimleriyle pek çok kimseleri bilgi ve zekalarının eğemenliği ve baskısı altına alarak özden mahrum bırakmakta iselerde ortaya konular bilgi ve değerler pek çok yüksek imani ve ilahi gerçeğin aydınlatılmasının vesilesi olmaktadır. Hatta dini eleştirme adına tartışmalarda dindarların yanlış düşünce ve tavırlarını sergilemek suretiyle onların doğruyu ve gerçege daha çok yaklaşıp kendilerini düzeltmelerine araç olmaktadır.

Kısaca fenni ve felsefi bilginin, dini bilgiye hizmet etmekte olan bir araç hale gelmesi bir yaratılış işlevidir. Bu yaratılışın tersine bir işlevi üstlenen mütefennin ve hakimler kendi özgür seçimleriyle yaptıkları ödevinde karşılığını aldıklarından tutumlarının sonuçlarına katlanmak zorundadırlar.

Doğu ise Enbiya, Asfiya ve Evliya diyarı olan bir bölge olarak ilahi mesaj olan dinin amaç olan yüksek değerine sahip çıkmakla batının fen ve hikmet birikimini kullanan “efendiler” konumuna gelmesi yine özgür seçimlerinin bir sonucudur.

Şimdilik her ne kadar müstakim akıl ve selim kalb sahibi alimlerin ve velilerin nitelik ve niceliğinin azalması yüzünden doğu, batının teknik gücünün altında eziliyor ve bilimi ve dünyayı batıya kaptırmışlar isede gelecekte, GEÇMİŞTE GERÇEKLEŞTİRDİKLERİ GİBİ, kitabın ve ayetin ışığında medeniyetin pisliklelerini İslamiyetin güzellikleriyle temizleyeceklerine olan ümidimiz ve beklentimiz, yaratılışın ve buyuruluşun bir gereği ve isteğidir.

Çünkü maddi ve manevi gelişme ve yetkinliğin gerek ve koşullarını hazırlayan yüksek bir bilgi ve değer kaynağı olan Kur'an güneşinin önündeki önyargı ve baskı bulutları birer birer dağılmakta ve yer yüzüne doğruluk ve gerçeklik ışıkları olanca anlamlılğı ve amaçlılğı ile yayılmaktadır.

İyiniyet ve sevgi kaynağı hoşgörü ile birlik ve beraberlik doğuran kardeşlik giderek yaygınlaştığında kötülük ve karanlık denen dolaylı güzel ve geçici görevli, köşebaşında oturan iktisadi çıkar ile siyasi çekerin zebunu olan tenbel ve bencil birkaç seçkinin elinde kaldığı zaman her halde onlarda o koltukta daha fazla kalmaya her halde utanacaklardır.

Çünkü artık kalb sevgiye susamış ve ruh saygıya açıkmış bir halde olanca yalvarı ve yakarı ile yaradanına yönelirken nefsin hazı ve özlemi ile aklın gözlemini ve ışığına da beraberinde taşımaktadır. Bilim insanlığa yaygın ve hikmet beşeriyette ağırlıklı hale gelince dinin tam işlevini ve gereğini yerine getireceği zaman yaklaşmış insan türünün görevini ve ereğini gerçekleştireceği gün gelmiş ve çatmış demektir.

İşte zamanın giderek hızlandığı günümüzde ve bu hızın çok hemde pekçok artacağı uzak olmayan geleclekte Din-i Mübin-i İslamın bir aile ve bir kabileyi idare ettiği gibi milyarlık nüfüsa sahib ileri bir teknolojiye malik milletler camiasınıda yönetmeye muktedir olduğu görülmeden ve insan türü diğer canlı cansız akıllı akılsız varlık türlerinin üstünde yaratılış ve buyuruluş performansını göstermeden her halde dünya perdesi kapanmayacaktır.
 
 
 
 

Malik-i Yevm-üd-Din, Rahmani tecelli ile evrenin gününe ve insanın dinine egemen olduğunu herkese göstermeden Rahimi tecelli başlamayacağını biz hergün kırk defa biliyor ve diliyorken nasıl birkaç karamsar insanın karanlık görüşlerindeki kapkara gelecek tablosunu benimseriz ve onarız.

"Yalnız beşerin duası, bir fiili dua nevinde samimi bir ihtiyaç ile cüz'i kesbi, bir makbul dua hükmüne geçer. Onu da Cenabı Hak kabul eder. Keşfiyat namındaki beşere lazım olan harikaları ihsan eder diye kati delillerle ilm-i usul-id-din üleması, kader ve cüz'-i ihtiyari bahsinde isbat ettikleri gibi..."(B.S.NURSİ,Emirdağ Lahikası-II s.123) Çok güçsüz ve pek bilgisiz aynı zamanda oldukça bozuk ve durmadan yanılan ve yanlışa düşen bir insandan çıkan bu olağanüstü bilim ve tekniğin kökeninde elbette olağanüstü kaynak ve ilahi yardım olmalıdır.

Bu yardımın ve korumanın farkında olmanının ve bu başarıları insanın iktidarına ve tabiatın kudretine verip kendini kandırmanan hiç bir önemi yoktur. Nasıl eylem bilgiden yüksek ise ve nasıl ilahi yön insani yönten üstün ise kişilerin öznel ve kimsel dünyasında ve bireylerin özel ve tekil yaşantısında isterse bu kişiler binler olsun, bütün yanlış düşünceler ve boş yanılgılar o nokta mahkum ve mahpus kalmaya mahkumdurlar. Bu mahkumiyetin en önemli sebebi de da bir nokta olan bu benin bireysel hiçlik aynasında tüm zaman ve mekanın ötesine uzanan bir gerçeğin yansıması ve tümel doğru ve gerçeği aşan varlığın sığması fırsatını kaçırırken özgün vicdanları kullanmayıp; özgür iradelerinden yararlanmayıp; apacık varlığı tanımamaları ve zorunlu birliği bilmemelidir.

Bunun sonucu olarak ilahi emanet olan hayatı çalıp şuuru gaspederek kendilerine mal etmeleri;bunun sonucu olarak bütün varlıkları ve olayları tüm kimse v nesnesleri önemsiz ve değersiz görüp alçaltıp küçültmeleri; bunun sonucu olarak görünen ve görünmeyen varlıklar ve olaylar dünyasının kökeninde yatan İlahi isimleri, Rabbani nitelikleri, Rahmani özellikleri, Rahimi güzellikleri ve Samadani zenginlikleri yok- saymaları; bunun sonucu olarak sonsuz ve surekli varlığı ve birliği yadsımalarından doğan cinayetin ve yok etmenin karşılığı her halde yokedilmeleri olmalıdır.

Çünkü ilahi rahmete dönmek bir küçük tavır az bir amel küçükcük bir niyet azıcık bir çabadır. Bu iş bazılarına bir dağ gibi gelsede bu onların subjektif tercih ve spesifik teveccühlerinden doğan bir duygudur. Az bir işten çok bir karşılığı vermek yada almak Şanı Yüce Yarata nın KUDRET TECELLİSİ olduğundan insani yön olan akla sığmayan bu gerçeği ilahi yön olan kalbe yerleştirmek ve ebedi zarardan kurtulmak için en kısa yol ve en kestirme yöntem kendimize dönek insanı tanımak ve ilahımızı bilmektir. Zira, küçüklük ve tevazu sevimli cemali gösterir ve şirin rahmeti çağırır; büyüklük ve gurur yüce celali tanıttırır ve ürkütücü gadabı çeker. 

Eğer bu kendini tanıma ve rabbini bilme samimi olacaksa nefis ve ruh Muhammed (ASM) ve Allah(C.C)'a varacaktır. Böylece

kesret tevhidle tamamlanacak;

tahlili tehlil ile neticelecek ve

hamdin sevgisi ile ilahın bilgisi birbirini besleyecektir.
 
 

Ancak bu ilahi yapı ve işlevin müziğini çalıştırmayanlara ve sonsuz besteyi çalmayanlara karşı İlahi rahmet yine Rahimiyetini göstererek yokluğa atmadan varlıkta tutarak ateşe atıyor.

Belki Rabbani dil, söz ve bilgide yada ileti ve bildiride ilahi ritmi göstermek için cennete celil cehenneme cemil isminin güftesini söyletip varlık ve yokluk besteleriyle seslendirmek için böyle yapıyor ! Bunu belki Sure-i Rahman okuyan O Yüksek Sada'yı dinlerken daha iyi anlayacağız !

İşte o zaman gözün parlak görüntülerine meftun ve müptela olan nefisler, kulagın gizemli bilinmezleri esinleyen ve esemleyen fısıltı ve seslerini duyan ruhların ne kadar yüksekte ve yücede yer aldıklarını bilecekler ve gözlerini niye aşırmadıklarını hakkalyakin anlayacaklar.