(12) HAK VE HAKİKAT

Ancak insanın gelişmesine tabi olarak fenler de geliştiğinden onlarda bulunması muhtemel yanlışlıkları bazı hakikatleri dinin ölümsüz hakikatleriyle karıştırarak geçmişteki gibi görünüşteki din-ilim çatışmalarına sebeb olmamalıdırlar. Ölçümüz ve ilkemiz ne felsefedir ne fendir. Onlar bize sadece kullanılacak yöntem ve işlenecek içerik verbilirler. Kalkış ve başlangıç noktamız yüzyılların geçmesi ile değişip eskimeyen ezeli ve ebedi hakikatlerdir. Biz bu hakikatların hakikatları olan “Hakk”a, din diyoruz. Din bize değişmez ölçütler ve ölçüler, sürekli kurallar ve yasalar, bozulmaz ilkeler ve temeller verdiğinden esas alınacak olan böyle Hak olan ve hakkı söyleyen ve hakdan gelen sözlerdir. Yoksa ne fennin ne felsefenin değişen, gelişen ve bunun içinde kesin olmayan hakikatleri olamaz. Fakat şu da varki felsefe adına evreni anlama ve kitabı yorumlama özgürlüğümüze yapılan baskılara boyun eğmediğimiz gibi din adına yapılan gurup (marjinal mezheb ve meşreblerin) ideolojilerine ve İslam hesabına kurulan resmi (yetkesiz ferdi kanaat ve içtihatlar) teorik dizgelere dahi Hürriyet-i Şeriyyemizi elden bırakmayız.

Eğer biz ilim pergelinin sivri ucunu dinin sabit noktasına koymaz isek hiç bir gerçeklik dairesini çizip dogruluk koordinatlarını kuramayız. Din ve ukbamızı yitiririz. Keza değişme ve gelişmeyi yakalayacak canlı bilim ve diri hukuku kuramazsak da fıtrata uygun bilgi ve şeriata uyumlu buyruğu da eldeedemeyiz. Fen ve dünyamızı kaybederiz.

Geçen yüzyıllar bu iki kutbu yani HAK:Değişmez Doğru ile HAKİKAT:Değişen Gerçeği kaybetmenin olumsuz sonuçlarını göstererek bu külli olguyu açıkca kanıtlamış ve bize yeterince ders vermişlerdir. Ayrıca hangi dinden olursa olsun insanın ŞEREFİ; "hakkı hak bilip ona uymak ve batılı batıl blip ondan kaçmak" olduğundan insanın bu özelliğine saygılı olmalıyız: Çünkü hem sınırlı örneklemin gözleminden sınırız evren hakkında konuşan fenlerin damgasını taşıyan içerikleri kullanıyoruz hemde hepsi inandığımız alana açık olmayan başkalarına anlatımda bulunuyor inandığımız gayba inanmalarını istiyoruz. Her ne kadar inandıgımız öznellik, anlatımızdaki nesnellikten daha "kesin" ve daha "tam" olsa da nesnelliğin dogruluğu ve gerçekliği , sınırlı zaman ve mekan kadrosunu gözlemine dayandığından parçalı ve yarım olsa dahi, insanların ortak akıl ilkelerine ve müşterek deneyimlerine dayandığı için daha sağlam daha sağlıklı görünür.

Eğer aradığımız ve bulduğumuz, en kesin değişmez doğru ve en tam sürekli gerçek bize bunu başkalarına da aktarma ve anlatma görevi veriyorsa o zaman biz bu müşterek ve ortak nesnelliği nazara alarak; "kesin" ve "tam" olmayan yorum ve tasarımlarımızı, "değişmez" ve "sürekli" inanç ve kararlarımızdan ayırarak, başkalarının değerlendirmesine açarken bunların kurgumuz oldugunu unutmadan başkalarının tanıncında ve bilincinde görüşlerimizi denetlemeliyiz.

Hatta iman ve küfür savaşında "en kesin ve değişmez doğru" HAK OLAN (inancımız) ve "en tam sürekli gerçek" HAKİKAT (dinimiz) in bile, başkalarının dinimizi ve inancımızı eleştirirken onlara cevap verme durumunda kendi düşüncemizi ve yaşantımızı hatta inancımızı ve dinimizide dolaylı olarak "denetlemek" zorunda kalırız. Eğer biz tutarlı ve içten isek bu bizim daha çok doğruya daha çok gerçege ulaşmamızı temin eder, inancımızı güçlendirir. Eğer kendiniz yalancı ve gerçeğimiz sahte olduğunu anlamışsak, inancımız ve dinimiz yıkılır. Bu ise daha karlı ve iyidir. Çünkü hem yanlıştan kurtulduk hem doğruya kavuştuk. Nurun ala nur.

İnsanın hak ve hakikatı araması ve ilmin katiye ulaşması emeli, marifetin yakine erişmesi takdirinin bir parçası olarak kendini sürekli gündemde tutacaktır. Öğrenmek ve bilmek ilerlemek, genişlemek, aydınlanmak dur durak tanımadan sürüp gidecektir. Ama dünyada yapılan bir sınavın gereği ve bir yarışmanın gerekçesi olarak tevhid denilen iman kutbu, insanın kaybolmaz bir ereği ama yakalanmaz bir doruk halinde önünde bütün çekiciliği ve yüceliği ile durmaktadır.

Mutlak kuşatıcılığından ve şiddet-i zuhurundan herkese TAMAMEN "apaçık" görünmeyen; zıddın ademinden ve kesretin setrinden her zaman KESİN OLARAK "zorunlu" bilinmeyen Tanrı'nın varlığı ve birliği olgusu ve düşüncesinin; bir insanda hayatı ve şuuru kapsayan camiyetli bir yaşantı ve külliyetli bir inanç haline gelebilmesi için ömür içinde aklın olgunlaşmasına ve gelişmesine sabretmek zorunluluğu ve taklidi itikadın tahkiki imana dönüşmesini beklemek gereği vardır.

İşte bu fıtrı imtihan süresinin boşluğundan yararlanan sözde felsefeler mantık oyunları ve vehim kuruntuları ile görünüşte doğru gerçekte yanlış dil dilemmaları, düşünce dikotomileri, akıl diyalektikleri ve bilgi paradoksları yaparak acemi ve saf akıllarıbilgisiz ve hazırlıksız kimseleri kandırabilmektedirler. Meseleye uzaktan edilgince ve yüzeyden tenbelce bakanlar da kolayca yanılabilmektedir.

Örneğin, "Tanrı'yı kim yarattı ?" sorusu böyle bir mantık kurgusudur. "Tanrı", "Yaratan" demek olduğuna göre soru "Yaratanı Kim Yarattı ?" sorusuna döner. Olumlu tanımla "Yaratan" ve olumsuz tanımla"Yaratılmayan" olan TANRI terimi; izafi manada değilde burada gerçek manada kullanıldığından, Tanrı kavramı hem "başka ögeleri ve bunlardan oluşan yapıların özellik ve biçimlerini yoktan var eden" müsbet yönde ve hem "fakat kendisi bu ögeleri, özellik leri ve biçimleri taşımayan" menfi yönde özdeş iki tanımı anlattığından yukarıdaki soru "Yaratılmayanı Kim Yarattı ?" gibi saçmalığı apaçık önermeye dönüşür. Ama ilk soruyla karşı karşıya gelen bu çelişkiyi göremez ortada mantıkı bir soru hatta gerçek bir sorun var zanneder aklını boş yere karıştırır.

Başka bir örnek. "Tanrı, kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi ?" Bu soruya İster Evet ister hayır densin iki halde de Tanrının kudretine sınırlama getirilir. Halbuki Tanrı terimi, "Sonsuz kudret, sınırsız ilim ve kuşatıcı irade" sahibi salt varlığı tanıtan bir kavramdır. Kudret sınırlaması Tanrı kavramıyle çelişeceginden ilk örnek gibi saçma sorudur. Kaldıkı "kaldırılabilen" ve "kaldırılamayan" taş, izafi ve görecel kavramlar olup mutlak ve salt olanda geçerliolmaz, soru bu yönden elmalarla armutları toplamak gibi anlamsız olur.

İşte bütün bu saçmalıkların kökeninde anlaşılacağı "alan"ların karıştırılması söz konusudur. Külli ve mutlak olanla cüz'i ve ızafi olan karıştırılıyor. İşte "vucud"un HALIK VE MAHLUKA yani var eden ve var edilene ilişkin VÜCUB (muhıt ve hududsuz olan külli ve mutlak) ciheti ile İMKAN (kuşatılmış ve sınırlı parçalı ve görecel) ciheti birbirinden apayrıdır. Hatta VUCUD yönünden bile ayrı alanların birbirine karıştırılması, önermeleri ve akılyürütmeleri geçersiz ve yanlış kılarken elbette bu farklı yönlerin karıştırılması bilimsellik ve gerçeklikten uzak, halkı kandıran mantık oyunlarından başka bir şeydeğildir.

Bu "varlık alanlarını" karıştırmaların en önemlisi ise zihni kurgusal alanla harici olgusal alanın iltibası, doğruluğun ve gerçekliğin ayrılığının unutulmasıdır ki bu evrenin ve insanın yani cismin ve zihnin; hayatın ve şuurun; ve fiilin ve kasdın: asli ve hakiki bir ve bütünlüğünden doğan fıtri bir karıştırmadır. Fakat İnsanın ilim yapabilmesi için de bunların vazi ve suni olarak ayrılması gerekmektedir. Ancak bunun da aklın ve tecrübenin ilke ve ölçülerine göre kurallı olarak yapılması lazımdır. Yoksa kurgusal dünyamızda doğruluk ve gerçeklikten uzak öyle ilkesiz ve belgesiz düşünce ve tasarımlar meydana getiririz, öyle hikaye ve senaryolar yapar ve yazarız ki sonra bunları başkalarından duyar, gerçek zanneder ve inanmaya başlarız.
 
 

İşte gerek kendimizin ve başkasının böyle kurgu ve düşüncelerinden kurtulmak için tecrübe ve aklın, vicdan ve iradenin ilkelerini ve kainatın ve insanın, ahlakın ve Kitabın verilerini gözden uzak tutmamak ve yetkelerle (otorite/imamlarla) bağlantımızı kesmemek gerektir. Aksi halde bunların bir kısmıyla doğru ve gerçege ulaşmak bize "yarı" ve "yanlı"sonuçlar verirki bu "yarım"lardan bin tanesi bile bir tam etmez.