(4) İKİ DÜNYA

Şimdi bu “hata”nın, ilmi ve kasri bir hata mı yoksa iradi ve kasdi bir kizb mi olduğu konusunda bir hükme varmak için sözde felsefenin temel söylemlerinin kökeninde yatan mantık çelişkilerini irdeleyelim. Bunu, akıl-kalb birliğini gerektiren ve fen-din bütünlüğü gösteren şu hakikatlı ve hikmetli anlatımla örneklemek suretiyle ateist tezin yanlışını ve septik argümanın köksüzlüğünü açıklayalım:

"Evet, kainatın envaını hikmet dairesinde insanın etrafında toplayıp bütün hacatına kemal-i intizam ve inayet ile koşturmak bilbedahe iki haletten birisidir: Ya kainatın her bir nevi kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat ediyor, muavenetine koşuyor. Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhalatı intac ediyor.İnsan gibi bir aciz-i mutlakta, en kuvvetli bir Sultan-ı mutlakın kudreti bulunmak lazım geliyor.”
 
 
Yani apacık fenni tespit ve ilmi bir irca olarak ; ölçülü ve düzenli işler görülen kainatın tabiatının (nature) bilgisi, kainattaki varlıkların ve olayların kendisini merkez edindiği insan ruhunun (geist) gücü yoktur. Demekki tanrıtanımazlık, tabiata ancak ve ancak muhit akıl veya insana mutlak güç vermek suretiyle gözlenen olgulara ilmi bir izah getirebilir. İşte mutlak ve muhit hadsiz ilim ve irade ve kudret sahibi olan Tanrı tanınmazsa , “akıl”, bu apacık saçmalığın çelişkisini varsaymak ve bu boş sözün tutarsızslığını doğru görmek zorunluluğu doğar. “Veyahut bu kainatın perdesi arkasında bir Kadir-i Mutlakın ilmi ile bu muavenet oluyor. Demek kainatın envaı, insanı tanıyor değil, belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir Zatın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.” (Sözler, sh:10)
 
 
Yani imani bir dini izah , felsefi bir tefsir olarak; bütün kudret ve kuvvet kapsayan fizik görüntülerin ve her türlü irade ve ilmi içeren psik gösterilerin hepsi; fizikötesi ve psikberisi Bir-tek Gerekli Varlığın görüngüsü ve O'nun göstergesidir. Sağlam bir akıl ve sağlıklı bir zihin, bu çelişki ve tutarsızlığı kabullenemeyeceğinden Tanrıyı tanımak ilmi bir bedahet ve mantıki bir zarureret haline gelir. İşte bunun içindir ki insan dinen Tanrı’yı tanımakla sorumlu tutulmuştur. Yine bunun içindirki, ciddi felsefe meslekleri, akla ters düşmemek için, ateist tezden kaçınırak septik tezin bulanık havasına ve karanlık gölgesine sığınırlar. Fakat bu düşünce bataklığı da insana aradığı ilmi dayanak ve iradi destekten yoksun geçici bir çözümdür.  Şimdi,

gerçeğin bütününü arıyorsak;

varlığın hepsine yönelmişsek;

doğum ve ölümün önü ve ardından beklentimiz bitmemişse;

hayat ve şuurun üstüne ve altına açılan özlemlerimiz varsa;

Buradan,

Phenomenea'dan, 

zamanın pro ve post yanlarından,

mekanın mikro ve makro uçlarından,

ayrılarak;

özgür ve etkin bir ilim ve hüküm ile

en son yakini arayan güçlü bir inançla

tanıdığımız ve bildiğimiz varlıklar ve gerçeklerden;

sıçramalıyız;

MANA-YI HARF ile bakarak;

Z-Z kadrosu ötesinin

yani A'nın, gizlenen asli ve hakiki varlık yani ismi üst dil olduğunu

MANA-YI İSM ile bakarak;

Z-Z sahifesi içresinin 

yani B'nin, gözlenen mecazi ve remzi varlık yani harfi alt dil olduğunu

tasdik ve kabul ederek; sabit ve vacib görerek 

doğrulamak ve evetlemek; saptamak ve olumlamak suretiyle 

kasden fark, fiilen meyz, fikren derk ve hissen debr ederek

salt gerçeğe ve yetkin varlığa ;

dönmeli ve yönelmeli; yakınlışmalı ve yaklaşmalıyız.

Bu "Bir ve Tek Gerekli Varlık"ı tanımanın ve bizden istediğini anlamanın kolay bir yolunun da Kur'an Mu'ciz-ül Beyan olduğunu da

unutmamalıyız...
 
 

Şimdi buradaki soru ve sorunlar karşısında bulunan aklın önünde münfail (edilgin) yada faal (etkin) olmak üzere iki tutumu içeren iki yol yönüne ilişkin iki seçim yanı için iki karar durumu var:

1-ADEM / yokluk ve inkar yani cehennem (pratiği kolay teorisi zor) yolu

Bu "edilgin" olan Ateist-septik tutumlu şirk ve şek yoludurki zararlı seyyiat ve şerr ile sola gider ve aşağı iner. Menfi-tahrib yokluk alemleri hesabına çalışır. Genelde vahyi ve kitabı reddettiği için bu yola FELSEFE denilmektedir fakat bundan sözdesi anlaşılmalı. Zaten "teorisi" zor demek; kuramsal dinsizlik yapılamaz. Yani cehenneme girmek insan eylemiyledir, demektir.

2-VUCUD / varlık ve isbat yani cennet : (pratiği zor teorisi kolay) yolu:

Bu da "etkin" olan Teist-doğmatik tutumlu şükr ve sıdk yoludur ki karlı hasenat ve hayr ile sağa gider ve yukarı çıkar.. Müsbet-tamir varlık alemleri hesabına çalışır. Genelde bu İlahi DİN yoludur fakat bundan sahte icraat ve hatalı tatbikat ayrılmalıdır. Zaten "pratiği" zor demek; edimsel dindarlık gerçekleştirilemez. Yani cennete girmek Tanrı iradesiyledir, demektir. İnsanın iradesi ve gücü dışında kalan bu yokluk ve varlık gerçekliğinden sonra bu gerçekliğin yansıması olan ikincil bir gerçeklik daha karşımıza çıkar ki bu dahi:

I-ŞERR / kötü ve hasarlı yani nakıs ve kasır "yarım" yan: B var olursa; madde ve dünya asli (kendiliğinden birincil köken gerçek) ise; A yok olur: Tanrı ve öbürdünya hakkıdaki bilgi ve değerler, unutulur ve kaybolur. (İsmi mana). Eşyaya kendi için bakmak. 

Yabancı dille yazılmış kitabın harflerin (simgelerin ve adların) göze çarpmasının tersine anadilimizle yazılmış kitabı okurken isimlerin (kavram ve anlamların) öne geçmesi gibi

II-HAYR / iyi ve karlı yani tam ve kamil "tüm" yan: B yok olursa; madde ve dünya mecazi (yaratılan ikincil görünür gerçek) ise; A var olur: mevcudat ve hadisat Tanrı'yA İŞARET eden ve O'nu tanıtan sözlere dönerler (Harfi mana). Eşyaya başkası adına bakmak.

Simgelerin kavramı göstergelemesi(!), tepkinin etkiyi göstermesi (&), gösterilerin güzelliği sergilemesi($) , görüntünün gerçeği bildirmesi(%) gibi alt dildeki bu dört (!-&-$-%) mecazi anlam üst dilde hakiki anlamıyla eşyadaki tezahürat ve eşhasdaki tasarrufat O’nun TECELLİYATIDIR. Yani alem ve ademdeki bütün varlıklar ve olaylar görüntü ve gösteriler, bütün tepki ve simgeler Tanrının varlığını (zatını ve kendisini değil var olduğunu) GÖZE APAÇIK gösteren GÖRÜNGÜ (ZUHUR) ve birliğini AKLA ZORUNLU bildiren TANIT (DELİL) olmasıdır. Yani bütün vucudlara İŞARET EDEN ademler de dahil olmak üzere bütün alemler, vucudları ile Vacib-ül Vucuda delalet eden GÖSTERGE (SARF), bildiren ve belli eden BELİRTEÇ (HARF), tanıtan ve gösteren YANSITICI (AYİNE), ulaştıran ve ileten ARACI ( VESİLE) dir. 
 
 

Bu demektirki dış dünyanın imgesi ve iç dünyanın kurgusu hakiki ve asıl manada gerçekte madumdur. Mecazi ve ismi manada yoktur. İşte bu yüzden işler sonunda saçmalığı ve boşluğu çıkar; anlamsız ve amaçsızlığa incirar eder. İşte bu zuhurda var fakat hakikatta "yok"lara kavuşmak isteyen nefis gerçekten bunlarıda kazanmak istiyorsa"yok"u "yok" “etmeli” ki yani bir etkin varlık iradesi göstermeli fiili bir sıçrama ortaya koyarak, faal bir etkinlik göstererek , eylemli bir çabası izhar ederek harfi manada bakmalıki "var" olsunlar. Aksi halde hiç bir girişimde bulunmazsak bu yoklar elden kaçarak varolmadıklarının sorumluluğu üzerimize bırakacaklardır. Çünkü varlık varlığa sebeb olur yokluk yokluğa sebebdir. 

Şu halde bize VUCUD VEREN AMA YOK ETMEYEN YÜCE TANRI, insanın önünde ONU SEÇİME ZORLAYAN ANCAK YEĞLEMESİNİ KALDIRMAYAN / İLMİNE IŞIK TUTAN FAKAT İRADESİNİ ELİNDEN ALMAYAN / ONA ÖGÜT VEREN AMA ÖĞÜTMEYEN / DÜNAYA GELİŞİ ELİMİZDE OLMAYAN FAKAT UKBA GİDİŞİ ELİMİZDE OLAN bu yolculuk yarışta, bu sınav ve savaşta; zararlı ve karlı iki pozitif ve negatif durum ( kazanç ) karşımıza çıkıyor: 

1-Bİ'SE / çirkin ve acı yani "kolay" fakat zararlı (kayıp) durumu: Birinci şık edilgin bir karardır. Çünkü (B) kesimi zaten apacık veri ve zorunlu ilke "var" görünüyor. Evetlemek ve kanıtlamak için artı bir güç istemez. Oysa (B) ye Negasyon yapmak zor bir iştir. 2-Nİ'ME / güzel ve tatlı yani "zor" fakat karlı (kazanç) durumu: İkinci şık olan etkin karardır. Bu değilleme işinde ise akıl seçici ve özgür tutumuyla "yok" yapabilmek için kendine "hayır" diyebilecek bir gücünün olması lazımdır. Ama ne yapalım ki doğru ve gerçek kendini bedava vermez bir mihr ister.Bu tutumun adıda "terk"dir: Beninden vazgeçmek. Burada karşımıza iki seçim çıkacaktır. I - SEYYİAT yani almakla ÜCRET kararı.

II -HASENAT yani vermekle HİZMET kararı.
 
 

Birincisi menfeatin lezzetini ikincisi hizmetin gayretini ister. İşte Ahlakın ve dinin özü olan bu külfet ve meşakket gerektiren feragat ve fedakarlık mesleği olan HİZMET yüklü ve zorlu bir iştir. Resmi bilim ve sözde felsefe için çakıllı ve dikenli yokuş yukarı bir yola çıkmaktır.

Vermeyi bilmeyen almaya alışan ve kainatı çıkarı için kullanan insanı erek edinen bu ideolojik dinler "pratik" de kolay olan bu yolu seçmesine ve geçici kazancına karşılık bunun bedelini "teorik" alanda başta yokluk korkusu olmak üzere kalıcı pek çok negatif kazanç yani kayıplar ve kat be kat zorluklarla karşılarak ödeyecektir.

Sözde felsefelerin bu kof yola kuvvetle sarılmasının tek dayanağıda doğum ve ölüm ayo-kapusunun arasına sıkışmış kısa ve dar geçici dünyanın "tecrübî" bedahetini biricik ölçüt yada hayat ve şuur ara-yüzünün değişmekte ve gelişmekte olan birikimin "akli" zaruretini yegane ölçü almasıdır. Vicdan ve İrade yoksulu bu yarı tecrübe ve yarım akıl sahiblerinin bönlüğü ve bencilliğinin temelinde şu iki olumsuz tanıma ve yaşama var;

1- )tanıncın (HAYATIN)

bildirdiği ayırıcı ve bölücü DEĞİŞEN olayların yanı ile bileştirici ve seçici DEĞİŞMEYEN olay yanını BİRLİKTE "tanıyamamak" ve

2 - )yaşamın (ŞUURUN)

duyurduğu "mümkün" ve "mevcud" MEŞRUT varlıkların yönü ile "vacib" ve "lazım" MUTLAK varlık yönü BİRARADA "yaşayamamak"

Bir özetleme yaparsak;

vucud ve adem

hayır ve şerr

nime ve bise

hasenat ve seyyiat

Bu sekiz kavramın simetrik ve paralel bağlantısını indirgemesini sürdürerek

Olayın kökenine, kaynağına, kümesine, köküne ve özüne inmeye çalışalam: