Aşağıdaka tartışma, Sayın Arda DENKEL’in CUMHURİYET BİLİM TEKNİK DERGİSİ ‘nin 1 AGUSTOS 1998 sayı 593 sh:18 deki FELSEFE, BİLİM VE DİNDARLIK konulu yazısının eleştirisidir.

Sözkonusu yazının özü olan sonuç kısmı HEM BİLİMCİ HEM DE DİNDAR OLABİLMENİN YOLLARI başlığı altında  web sayfamızda (1 - Bilimci ve Dindar) kaydı ile  yayınlanmıştır

TARTIŞMA

Din ve fen ilişkilerine dair 

Günlük bilgi ve san’at, fenn (pozitif bilimler), hikmet (felsefe) ve din alanlarındaki etkinliklerde “doğruluk”tan herkes ayni şeyi anlamayabilir fakat bende sizinle beraber “doğruluk” da dahil olmak üzere “gerçeklik”, “iyilik” “güzellik” “yetkinlik” “yararlılık” gibi hem bilgi ve hem değer konusu kavramların, şimdi olmasa da gelecek hülyamda yani felsefenin içeriklerinden sıyrıldığı rüyam gerçekleştiğinde , nesnel ve tümel olarak genel ve ortak tanımlarının verilebileceğini düşünüyorum. 

Bilim gibi Felsefenin de din’den ayrıldığı fakat onun da bilim gibi bir “tek” dini tamamladığı bu mutlu hali beklemeden insanlar şuur altında bir tek doğruluk için yaptıkları kutlu mücadele, sizlerin bilimsel tutum ve çalışmalarınızın katkısıyla daha disiplinli ve verimli hale geleceğini umuyorum...

Şimdi yazınızda din ve bilim ilişkileri konusunda önerdiğiniz birinci ve üçüncü önerilerde , samimiyetle ifade ettiğiniz gibi bir ciddiyet ve verimlilik yoktur. Bunlar dışında kalan din ve bilimin yöntemlerinin değişikliğine ve alanlarının farklılığına dayanan ikinci ve dördüncü önerileriniz üzerinde durmak istiyorum. Birbirinden apayrı fizik ve fizikiötesi konuları içeren bu etkinliklerin münasebetlerinin olanaksızlığına ve dayanışmalarının verimsizliğine ilişkin görüşlerinizi tartışmak istiyorum.

KOŞULLU VE SALT ALANLAR

Lojik olarak nasıl tikel ve tekili “tikel” başlığı altında topluyorsak şimdilik metodolojik bir gerekçeyle tikel bilimi/fenni ve tekil hikmeti/felsefeyi “fen” başlığı altında bir araya getirirsek metafizik din ve fizik fen alanlarının tanımlanması iyi yapıldığında onların birbiriyle bağdaşan tutarlı bir bütün olduğu görülür. 

Diyagramda bu alanlar; salt GAYB (mecazi anlam, metafizik ve parapisik) ve koşullu ŞUHUD (hakiki anlam, psik ve fizik) olarak adlandırılmıştır. Şimdi bu beş karşıt terimin tanımlanmasına ve kanıtlanmasına girmek yazı kapsamını aşacağından, bu farklı alanların birbirine göre alt yada üst veya birincil yada ikincil olarak tanımlanmasının daha az yada çok, “doğru veya gerçek veya önemli veya degerli” gibi birbiriyle bağdaşmayan tutarsız bütünlükler doğuracağı eleştirisini yanıtlamak istiyorum.

Bir defa hemen belirteyim ki sorunu çözerken sadece kurgusal davranırsak ve nihai kararları iki kutuplu düz mantığa yaslanarak verirsek elbette her ikisi iki ayrı blokta donup kalırlar. 

Ancak ortadaki daire de görüldüğü gibi, salt doğruluk-lar ve koşullu gerçeklik-ler arasındaki yalınlık ve çeşitlilik bağını ve bağlantısını daha genel bir ifadeyle birlik ve çokluk arasındaki ilgiyi ve ilişkiyi, eğer gerçekten ve içtenlikle kurmak istiyorsak, nasıl kuracağız. Hem, kabli (a priori) ilke ve bad’i (a posteriori) verinin biraraya gelerek nasıl bilgiyi kurduğunu sormadan kullanıyoruz da, aynı şekilde birbirinden farklı alanlar olan soyut (gözlem) ve somut (yorum), yekdiğerinden ayrılığı hatta karşıtlığı taşıdıkları halde onlardan pek ala bilgi hatta bilimsel bilgi oluşturup efendi efendi kullanıyoruz da sıra din ve bilime gelince mi efelik yapıyoruz ? 

Eğer din ve fen arasında bir bağ ve bağlantı, ilgi ve ilişki deyiminizile bir “ilinti” kurulması dileğinde isek o zaman kabli (önsel) doğruluğun kökeni olan ayniyetin (özdeşliğin) kuruluğunun berisine ve analitik ilkelerin soyutluğunun bu tarafına geçmek zorundayız. 

Spekülasyon koltuğundan kalkıp ayağımız yere bastığında, gerçekliklerin ve olguların çeşitliliğine ve zenginliğine göz yummadan, nisbi mantığın kutuplu mantıkla ilişkisini araştırmak mecburiyetindeyiz, olgularının koşulluluğunun yayılan ve kuşatan SALT’lıkla olan bağıntısını anlamlandırmak zorundayız, izafi olanakların gaybla olan ilişkisini amaçlandırmak durumundayız.

Kendimizi yada Kainatı amaçlandırmak ve anlamlandırmak uğruna yaptığımız herhangi bir yorum, kitaba uyar yada uymaz. Kimse karışamaz. Bu insanın fıtrat ve şeriatla verilmiş özgürlüğü dahilindedir. Ama bir taraftan ta kitaba göre yapılan yorumları yani dini “bilimle tutarlı olmak istiyorsan böyle düşünmeyi bırak” gibi dayanaksız bilim-dışı alaycı ifadelere bulunmamak ta, başkalarının özgürlüğüne saygının bir gereğidir. Üstelik yazınızdaki gibi ayrıntıya ilişkin hiçbir metin, ayet, içerik ve olay vermeden melek, peygamber, kitap, ahiret gibi konuların “bilimle çeliştiğini” gibi öne sürmek, ilme aykırıdır. Çünkü İlmin birinci basamağı, metin ile anlamı ayırmak ve bilgi inancın farkını bilmektir. Evren metnine herkes istediği anlamı verip dilediği yorumu yapabilir. Tanrının yapıtı yada tabiatın tarihi diyebilir. (bkz: dip not:1)

İmamı Gazali’den, Kant’dan Karl Popper’den beri, mantıki olarak metafik konuların salt ve genel inkarının mümkün bulunmadığının bilindiğini, bilirsiniz. Bu durumda Ateist (koşullunun ötesinde saltın varlığını inkar eden, kuşkusu varsa bilime yanaşır ama kuşkusunu bırakamadığı için dini olamaz aynı zamanda bilim de yapamaz ama iyi felsefe yapar. Böyleler dini daha doğrusu dindarı geliştirmek için birebir yararlı uyarıcılardır ki her biri on hocadan fazla dine hizmet eden dinsiz) Pozitivist (kendinden “düşünce”sinden başkasını “düşünce”yi negatif ilan eden resmi yarım bilim ) Materyalist (İdealizmin en materyalizm kadar mantıken ısbatlanabildiğinden habersiz içerikli yanlı felsefe) olmanın ve dini ve konularını yadsımanın, insanın özgür angajesi ve özerk seçimi dışında, bilim ve felsefeyle bağdaşır bir yanı yoktur. Ama ben metafizik iddiaların herhangi birinden kuşku duyuyorum derseniz kuşku da bir felsefi bir seçimdir, bilimsel bir karardır, kişisel özgürlüğünüzdür, bireysel sorumluluğunuzdur. Saygı duyarız. Ama dini ve fizikötesini yadsırsanız yani nefy ve inkar ederseniz bunun bilime, akla ve gerçeğe dayalı bir gerekçesi yoktur.

Ayrıca İmam-ı Gazali’nin kalb gözü ve Kant’ın numen kanıtı yanında Husserl’in fenomenolojik parantez içine alma akımı, Bergson’un yaratıcı etkinlik sezgisi, ayrıca çeşitli varoluşçular, hepsi, ussal kurguyu yırtan alanlari göstermişler ve bilgimiz ötesine geçen gerçeklikleri bildirmişlerdir. Hele bir de üst-dil gerçeği var. Bildiğimiz dilin bütün anlamlarını mecazi hale koyan “Rüyet” arkasında “Ama”... Hepsi GAYB’dan haber veriyorlar sanki.

Eğer İslam kelamını incelemiş olsaydınız, aklın cihet kategörisine göre, size zaman ve mekan kadrosu içinde imkan ve hudus “CİHETİ” ile hadisatın ve mevcudan ma-verasındaki vucub ve luzum “CİHETİ” arasındaki farkı belki farkettirebilirlerdi. Ama bunu kuramsal olarak Noumenon kavramıyla Kant kanıtladığını da bilmeniz gerekmektedir. 

Birde bugün diller arası geçiş yapan ara-birim ve orta yüzler var. Bu ara-yüzle kumları (silikonları) konuşturduk, şimdi de atomları konuşturacağız. Bunların hepsini bu us (akl) ve dil (kvl) ile yapıyoruz. Adı üstünde bu ara yüz, iki ara yani iki alan ortasında iki tarafın ilişkisini kuran birim öğe, yapı, işlev ve her neyse. Bilim ile Din arasında böyle, tampon bölge niçin bulunmasın ki. Kant aklın boş bir teorik medbe (ilke-aksiyom) olduğunu kanıtladı. Ayrıca pratik umde (ülkü-prensip) tabiatın dışında bir gerçeklik olduğunu ortaya koydu ki sadece dini hakikat değil hukuk, ahlak, terbiye, idare bütün psiko-sosyal gerçeklikler bu salt alanı bize hissettirir ve bildirirler. 

Şimdi gerçekten entelektüel kaygı taşıyorsak onun bunun dini ve bilimi ile uğraşmayı bırakıp da; 

Şu teori ve pratiğimizin özünü arayıp bulmamız, 

şu vicdanın ve aklın kökü ve kaynağı nedir diye sormamız gerekmez mi ? 

Kısaca GÖRMESENİZ bile, yada BİLMEZLİKTEN gelseniz dahi; 

Aklın İMKAN ve VUCUB cihetlerine ilişkin, fizikle birlikte metafizik alanların varlığının yani 

ameli (teorik) ve nazari (pratik),

meaş (dünya) ve mead (ahiret), 

şuhud (koşullu) ve gayb (salt) 

afak (dışyüz) ve enfüs (içyüz)

çeşitliliği bir vakıa.

Bu alanlardan herhangi birisinin içine kapanıp diğerlerini yok sayanlar, penceresini ve perdesini örtmüş münzevilere benzerler. Bu kendilerini dış dünyadan soyutlamış kimseler, diğer pencerelerden bakmadığından yada bakamadığından başka manzaraları da inkara kalkışırlarsa, karanlıkta kaldığını kanıtlamaktan başka bir şey yapmazlar diye düşünüyorum. İster dini reddeden fenci, ister fenni reddeden dinci farketmez, hepsi aynı hastalığa muzdarıp olup aynı cehl-i mürekkeblerini sergiler.

Şu dış beş duyumuza yani duyarlığımıza (hassasiyetimize) bir bakın, ağız-içi ortamda dil , oda-içi ortam burun, şehir-içi ortamda kulak ve gözlenebilen evrende göz birbirinden çeşitli algılar aldıkları halde duyarlığımız (hassasiyetimiz) bir tane ve birbiriyle ilişki. Bunun gibi iç beş duygumuz yani anlığımız (müdrike) iştahtan iştiyaka çeşitli alanlara dönük farklılıkla, aşktan meraka zengin bir içerik taşıyan hissiyatla sensüal, emosyonel, entelektüel ve motivasyonel etkinliklerle duyum, duygu,düşünce ve dilek gibi ürünleri birbirinden farklı duygular ve latifeler olduğu halde birliği ve bütünlüğü bozulmuyor üstelik yekdiğeriyle ilişkili ve birbirine yardım ediyor.

Bu kadar örnekler ve olgulardan sonra din ve bilim ilişkinin olanağını ve gerçekliğini soyut ve kuru bir mantıkla, [üstelik aklın bileşenleri olan idrak (mantık) ve irade (meşietin) bağlantısını kurmadan, mantığın kökeni olan özdeşliğin kaynağını bulmadan, meşietin kökeni olan hürriyetin özünü görmeden] din ve bilim arasında ilişki ve ilinti kurmuş olanların ayrıntılı bilim ve bilgilerini araştırmadan ve somut deneyimlerini soruşturmadan, “çokluğun ve çeşitliğin ve zenginliğin; teklik ve birlik ve yalınlıkla bağdaşmazlığını ve tutarsızlığını” iddia ederseniz, akıl adına aklınıza yazık edersiniz.

KESİNLİK VE KUŞKU YÖNTEMİ

Din ve fennin değişik yöntemleri birbiriyle nasıl ilişki kuracağı sorununa gelince, bu hususta biraz uğraştığım için kendimce bulduğum çözümleri ana hatlarıyla anlatacağım. 

Aslında burada sorun yöntem yanlışlığından kaynaklanıyor. Yani yöntemler karıştırılıyor. Başka bir ifade ile, dinin KESİNLİK yöntemi ile fen yapılıyor, fennin KUŞKU yöntemi ile din yapılıyor.

Bu nasıl olur; şöyle; dindar dinini bilime benzetir, felsefeci de görüşünü din haline getirirse

Bu da nasıl olur; din de bir ihtiyaçtır, fende bir ihtiyaçtır. Bu gereksinimlerinden birini yok sayan, elindekini öbürü içinde kullanır yada birini öbürünün yerine ikame eder.

Örneğin Marksistler (Marks değil çünkü din afyondur demiş ama arkasından acımasız dünyada din, halkın vicdanıdır demiştir ama sözünün bu tarafını Mihri Belli gibi birkaç istisna ateistler söylemezler) usulü iman yerine ikame ederek ortaya “bilimsel sosyalizm” çıkarırlar. Böylece umumun ve bilimin malı “dialektik yöntem” din haline getirilince ortaya teokratik yani teist devlet gibi ateist devlet doğar.

Örneğin Müslümanlar fen ile elde edilecek şeyleri dinden beklerlerse yani maddi sorunların çaresini ve meşhud soruların çözümünü akıl ve bilgi yerine kalbe ve inanca havale ederlerse “İslami bilim”i türetirler. 

Halbuki bilim ve fen tekdir, öyle bilimsel sosyalizm yada islami bilim olamaz. Onların bilimsel sosyalizm dediği usul ve diyalektik, islami bilim değil iman ve monolektiktir. Birincisi bilimin aracı ikincisi bilimin kökeni sayılsada her ikisi de ortak bir bilim ve müşterek bir bilgi yani “fen” değildir. Çünkü bilimi kuran teorik aklın kökü ve formel mantık özü olan identite yani ayniyet yani özdeşlik ilkesi bütün insanlarda doğuştan gelen “müşterek” kabli bir mebde, yaratılışta bulunan “ortak” önsel bir ilke olarak vardır. Kimsenin din yada felsefe adına, beşeriyetin ve milletlerin, yaratılıştın gelen bu müştereken “mebde” ile ürettiği insanlığın ve uygarlığın umumi birikim ve deneyimlerin hasılası olan olan bilime sahip çıkma hakkı yoktur. Belki din ve fen adına yapılan mücadelelerinin bir sonucu olan uygarlığın en önemli ürünlerinden biri “fenn”i, insanlığın ortak bir başarısı olarak tanımlamak nesnel bir tespit olacaktır. 

Diğer taraftan Allah’a teslimiyet ya da Akıla itimad tutumları farklı olsa da din ve bilim insanlar arası ortak değer ve etkinliktir. Şimdi batı’da LAİKLİK adı altında Tanrı’nn hakkını Tanrı’ya Sezar’ın hakkını Sezar’a veriniz diye bir formül bulunmuş. Şematize edersek, uygarlığımız, hürriyete dayanan din ve ahlak ile ayniyete dayanan bilim ve tıp etkinliğini birlikte yürüterek bu formülü kullanıyor. Belki birbiriyle ilişkisiz dual yapıyı siz de benim gibi beğenmeyebilirsiniz. Ancak aradaki bağlantıyı bulup bir “birlik” ve bütünlük ortaya koyamasalar dahi insanlar bunu kullanıyorlar. Fakat uygulamada bu şema bozuluyor alanlar ve yöntemler birbirini karışıyor. Böyle olunca yöntemler birbirinin işine bulaşınca, alanlarda yekdiğerine çiğneyince ortalık karışıyor ve meydana görev ve yetki uyuşmazlığı çıkıyor. Bu temel uyuşmazlığı çözen mahkeme yani içeriksiz çalışan felsefe yani sağlıklı bir bilgi bilim yani genel ve tümel bir yöntembilim olmayınca yada doğmayınca kargaşa başlıyor. Böyle olduğu için iki tarafta birbirinin alanına rahatlıkla karışıyor ve kavga başlıyor. Halbuki insanlığın müşterek aklı ve ortak vicdanı olan içeriksiz bir felsefe; koşullu (şuhud)alana ilişkin metodik şüpheyi ve salt (gayb) alanına ilişkin sıdk-ıkat’iyi, ve gerçek bir hikmet rahatlıkla tespit edebilir, diye düşünüyorum. ( yöntembilim denemesiyle bu telif ve bağdaştırmayı yaptığımı ve kanıtladığımı umuyorum) Nitekim dil ve iletişim üzerine yönelen düşün dünyası bana bu beklentiyi veriyor.

Şimdi yukarıdaki iki şemayı birleştirirsek entegrasyon biraz daha açıklık kazanacak: 


Yukarıdaki şemadan da anlaşılacağı üzere, dinin külli alanı ile fennin cüzi alanı ve dinin sıdkının müsbet alanı ile fennin kuşkulu menfi alanının lojik entegrasyonu, formel mantığın temel nicel (tümel-tikel) ve nitel (olumlu-olumsuz ) kavramların bütünlemesini oluşturur tarzda bir yapı ortaya koyuyor.

Bu konuda sorun tam çözümü filozofinin ilk hocası tarafından verilmişti: Aristo’nun, metafizik dört sebeb nazariyesi. Eğer onun metafizik bir sistem olarak düşündüğü bu nazariyeyi epistemik bir yöntem ve gnostik bir yaklaşım olarak alırsak hem felsefemizi din haline getirmemiş oluruz hem başkalarıyla diyoloğ kuran bir metodoloji yapmış oluruz. Ayrıntısına girmeden şunu belirteyim ki (şekli-maddi-fail-gai) sebebler bilimin bütünlüğünü temsil ederler. Ancak bu bütünlük kozalite (form ve madde) ve finalite (****** ) (teleolojik) ayırımından ilki bilim ikincisi bilim dışı sayılarak bütünlük sonradan bozulmuştur. Yani evrene dönük nedensellik ve özdeşlik ile kurulan fennler meşru, insana dönük amaçlılık ve özgürlük ilkesiyle çalışan hukuk bilim-dışı yapılmıştır. Oysa insan homos gerçeği evrenin kosmos gerçeği kadar hatta daha fazla bir gerçekliktir. İnsanın ürünü olan fen ve bilimin, insanı ikinci plana atması komik bir durum, egzotik bir gerçek ve trajik bir sonuçtur. Bunun için on tane hümanizma yapsak, yüz kere antropolji kursak yine içinden, çıkamayız. Hele ki içerikli felsefe, dinden kaçmak için, antroposentrik suçlaması yada antropomorfizm bahanesi yaparak insandan kaçmış, daha ne bulacağız ki yapılanlardan insan ve insanlık adına ? 

Kozalite (illet) ve finalite (akibet) nasıl bağdaştırılır? yada kuşku ve kesinlik arası nasıl kurulur ? Bu soru uve sorunlar, şu tartışmayı değil kitabı gerektiren bir konu. Biz burada kısa bir işaret yaptık. 

Ben sadece denemelerimi (diyagramları) göndermekle yetiniyorum. (dip not: 2)


Siz yazınızda alan ve yöntem farklılıkları ayrı ayrı önerilmiştir. Ben her iki yönü birlikte nazara alıyorum. Zaten sizin her iki yöne ilişkin itirazlarınız birbirine benziyor. Eleştirinizin ortak noktası da kurgusal dizgenin bütünlüğünün bulunmamasıdır ve kuramsal yapının birliğinin olmamasıdır. Ama olgulara ve örneklere indiğimiz de hem birliğin hem tekliğin bir arada bulunduğunu ve bütünlüğün bozulmadığını görürüz. Somut bir benzetme ile bir ağaç türünün her bir yaprağı birbirinden ayrıdır ama hepsinin formu ortaktır. Bu soyut metofor ve aşkın anoloji bize gereken aydınlığı sağlarsa o zaman bütün evrenlerin aynığılığı ve gayrılığını bir arada görebiliriz. Belki Sokrat’ın idealarına da yaklaşabiliriz... 

Bu diyalektiğin özü olan “zıtların birliği” mantıken bir çelişki ise de, disiplinli ve düzenli bir zihin buna karşı koymak zorunda ide, dinamik ve etkin bir harekettin cereyanı da bu birliğe bağlıdır. Bu yüzden dinde, bilimin usulünü din haline getiren diyalektik felsefe de (Hegel, Marks) bu birlik kuralı caridir. Max Scheler de “birlik” damgası vurduğu geist için “hem bizi fizik ötesine götüren hem bilimleri mümkün kılan” tanımlaması yaptığında aynı şeyleri söylüyordu belki... Olaylar ve olgular ene de zerre de hücre de kürre de “Zıtları Birleştiren”in GÖSTERİSİ aslında bize kimselerin ve nesnelerin ötesindeki O’nun salt KUDRET ve sonsuz İRADESİNİ gösteriyor, göstergeliyor, görüngülüyor 

EKLE RRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRR 

Dip not:1

Münferit bir konu ve somut bir ayrıntıda eleştiri ve kuşkunuz varsa belirtiniz, bize yazınız, düşünelim, inceleyelim, araştıralım, bir bilenden soralım sizi cevaplayalım. Hem bilgimiz artsın hem inancımız güçlensin. Hele size yardımcı olmuşsak mutluluğumuz katlanır. Bilimsel bilgiler dışında dini görüş yada din haline getirilmiş felsefi görüşlerde, hiçbir inanç sahibi kendi doğmalarını eleştirmez, başka inanç sahipleri eleştirir, o eleştiriye cevap verirken samimi ise yanlış inancını düzeltir yada değiştirir, verilen cevap doğru ise eleştiri yapan da kendi inancını revize eder, samimi ise. Ama asıl samimiyetsizlik şudur ki bilim (marifet) ile doğma (nas) arasındaki farkı bildiği halde dinsel ve felsefi önyargısı, kişisel ve bireysel saplantısı, siyasi ve ekonomik çıkarı v.s. çeşitli saik ve muharriklerinden dolayı kendi tutsaklığının hıncını başkasının özgürlüğünden almaktır. 

Dip not:2

Burada sadece ikili yapısı olan ilmin bir kısmı niçin şuur altına atılmıştır öbürü niçin gündeme alınmıştır bu hususu tahlil etmek istiyorum. Resmi bilimin tanrısı olan hazreti maddenin kutsal nedensellik ilkesinin baş köşeye oturtulmasının diğer amaçlılık ilkesinin de ayaklar altına atılmasının arkasında ahlak; onun arkasında din; onun arkasında ibadet; onun arkasında yükümlülük; onun arkasında sorunluluk; onun arkasında işine gelmezlik; onun arkasında ciddiyetsizlik vardır.

Dini ve ahlakı etkisiz kılmanın kısa ve kestirme yolu; hukuku gerçeklik olarak devre dışı bırakmak ve sorumluluğu da felsefenin paslı kilidi determinizm ve indeterminizim gevezelikleriyle unutturmaktır.

Bu sorumsuzluğu yapanlar, bir taraftan bilimle onun sağladığı bilgi güçüyle kainattan istifade ederken tabiatı istediği gibi kirletip yıkarken, tarihi dilediği gibi bozup keyflerine bakmışlar. Bir taraftan da yaptıkları pozitif bilim ve pozitif hukuk diye haksızlık ve ve zulumlerle örülü fakat özgürlük ve laiklik örtülü pozitif hakimiyet ve siyaseti ismi altında her tülü negatif yıkıcı ve bozucu etkinliklerinin denetim ve yargılamadan kurtulmuşlar. 

Lütfen dünyaya ve çevreye bakın. Bozuluyor mu bozuluyor, yıkılıyor mu yıkılıyor, kirleniyor mu kirleniyor. Kim yapıyor bunu. İçinde oturan. Kim oturuyor; insanlara egemen olan sözüm olan pozitif bilim yada pozitif hukuk yapan insan. Bu hırsızlıklara fetva ve hayasızlıklara davetiye çıkaran kapitalizm illetiyle sosyalizm tokadına yer hazırlamışlar. 

Şimdi;

yer yüzüne fesad saçarken, zenginle fakir arasını faizle açarken, ar-haya damarını kaldırıp namusları payimal ederken, dinini yaşamak isteyen müslümanları, hristiyanların ve yahudilerin değil ameline inancına musallat olurken iyi de,

“sorumluluğun” icabı yaptıklarının ahlak ve hukukla hesabını ver, “özgürlüğün” gereği abur cabur yediğinin ücretini terbiye ve ibadetle öde” deyince de; 

özgürlük yok doğa var , amaçlılık yok tesadüf var, teleoloji yok nedensellik var, din yok dinsizlik var, hesap yok ettiğin yanına kalır var, ceza yok kötülük var, cehennem yok ayrılık var , Tanrı (Varlık) yok, Boşluk (Yokluk) Var

İşte ulaşılacak en beter durum, cehennem ateşinden ve karanlığından acı ve siyah meyve, tamunun korkusundan ve kokusundan daha korkunç ve iğrenç sonuç ? Halbuki felsefe ta antikiteden beri, filozofinin ustalarından Parmenides’in, “Yokluk yoktur Varlık Vardır” argümaniyle AKLIN aydınlığı göstermiş, Protoğras’ın, “Her şeyin ölçüsü, İnsandır.” faktumuyla KALBİN ışığını saçmıştı ki bunlarla dehşetli ve vahşetli kapılarını kapatmışlardı. 

Aklın ve Vicdanın dışına çıkanlara geçici kişisel keyif ve zulumleri için, bilimi ve hukuku paralayanlara, aşağılık duyguları ve küçük menfeatleri için akide ve ahlakı bozanlara yazıklar olsun. Belki cehennemde az gelir yokluğa atılması gerekir, ama Alemlerin Rabbi oraya atmıyor.

Evet, yoklukta vardır, varlıkta vardır. Allahü teale ve tekaddes hazretleri Vucub-u Vucudu ve Vahid-i Ehadiyetiyle, varlık ve yokluk, cennet ve cehennem, gökler ve yerler, dünya ve ahiret..... makro ve mikro, psik ve fizik, para ve meta, lojik ve linguistik ultra ve infra ....bütün alemlerin üstünde Yaratan, yöneten, eğiten ve yönetendir.

Evet eşitlik ve özdeşlikle yürütülen, özgürlük ve kuralla gerçekleştirilen; bu kıst ve adl ile yapılan yaratmayı, yönetmeyi eğitmeyi ve yönetmeyi anlamak için her şeyin ölçüsü insanın, akıl ve vicdan mizanıyla donatılmış; iktisat ve adalet göreviyle işlevlenmiş, sonsuz iniş ve çıkış önüne açılmış bir kul olması gerekiyor. 

Bu kulluğu kendine yediremeyenler her bir nesne ve kimseye kulluğa mahkum tutsaklardan başka kimler olabilirler ki ? Çeşitli marazlarla insana kendini ve Rabbini tanıması için gönderilen mesaja ve Sonsuzlukla tamamlanması için indirilen misyonlara kulak vermeyenlere, aramayan, sormayan, soruşturmayan, incelemeyen, okumayan irdelemeyen ve düşünmeyenlere kitaptaki bilgiler ve gerçekler, özgürlüğün perdesi yıkılarak, özdeşliğin örtüsü kaldırılarak huni ile yüreklerine disketle beyinlerine doldurulacak değil ya. Doldurulsa onun atomdan ve hücreden ne farkı kalır? Belki onun için ben, “insanım” demiyor da ben maddeyim ve cesedim yada ben hayalim ve ruhum diyor; hayatı ve şuuru incitiyor. 

Eğer özgürlük ve amaçlılık yoksa sorumluluk ta yok. O halde dünyada hukuk ve hakimler ne yapıyorlar ? Niye suçluları sorumlu tutuyorlar ? Hatta hakimlerin yarım bıraktığı dosyalar yada yaptıkları adaletsizliklere ne oluyor ? Zenginlerin yaptığı ısrafa, yönetenlerin ettikleri zulme ne oluyor ? Ben size, sizin dediğiniz gibi, “doğruluğu din ve us için özdeş saymak durumunda, hem bilimci hem de felsefeci olabilmenin tek yolu, bu konularda hiç mi hiç düşünmemekten geçiyor. Özellikle de çelişkinin doğma belirtilerinin baş gösterdiği yerlerde düşünceyi başka şeylere yöneltmek, bu koşullarda elde kalan tek çare” demiyorum, tam tersine lütfen bu konuları aklınıza ve ilminize yaraşır bir şekildebir daha düşünün diyorum.

Ayrıca Ek-2 Araştırma00 dosyasında FEN-DİN İLİŞKİLERİ Başlıklı yazıda konu daha geniş ele alınmıştır. Yöntembilime ilişkin http://www.method.hey.to adresinde kuramsal açıklamalar yapılmıştır. 

Saygılar sunar, başarılar dilerim.

Osmanziya

(Maalesef sayın yazara belirtilen mektup ve şemaları gönderemedik. Belki belki bu web sayfası ile saygıdeğer hocamıza bu bilgileri iletmek imkanız olacak)