FENNİ TEORİLERİN DİNİ YORUMLARLA İLİŞKİSİ

 

GİRİŞ

A L A N L A R

FEN VE CÜZ

DİN VE KULL

 

YÖNTEMLER

FEN VE ŞÜPHE

DİN VE SIDK

İ Ş L E Y İ Ş

FEN VE TESANÜD

DİN VE İMAN

 

FEN VE DİN ANOMALİLERİ

KAİNAT VE KİTAP

FELSEFE VE İDEOLOJİ

 

FEN VE DİN İLİŞKİSİNİN NETİCELERİ

 

FENDEN DİNE TESİRLER

 

(TEŞVİK VE TEMELLER)

 

(TERGİB VE TEZLER)

 

(TAKLİD VE SKOLASTİZM)

 

(TAASSUB VE TUTUCULUK)

 

DİNDEN FENNE TESİRLER

 

TEFSİR (YORUMLAMA)

 

TAVZİH (AÇIKLAMA)

 

İSTİBDAD VE TAHAKKÜM

 

RAYB VE CEHALET

 

 

S O N U Ç

 

 

 

 

 

 

 

 

FEN-DİN İLİŞKİLERİ

 

 

ÖNSÖZ

 

Çeşitli yazılarımda ve e-sayfalarımda, TEKYANLI bilime ve İÇERİKLİ felsefeye ile çarpışan yöntembilimle, fenni ve dini her türlü doğal, dönel ve toplumsal dizgelerle karşı, özgürlüğümü kurtarmaya ve özgünlüğümü korumaya çalıştım.

Bütün bunlardan sonra, kendi adıma da bir dizge kurup içine hapis olmaya hiç niyetim yok.

Bunun için genel ve ortak olan nesnel veriler ve tümel ilkeler dışında, bütün bilgi ve düşüncelerimin değiştirilebilir olduğunu beyan ediyorum. Çünkü düzeltmenin başka bir yolu yoktur.

Özel ve kişisel olan öznel ülküler ve bireysel inançlarımdan başka her türlü görüş ve dile-getirmelerinin kendimce düzeltilebilir olduğunu açıklıyorum. Çünkü gelişmenin biricik yolu budur.

Nesnel değiştirilemez (bozulmaz) düşüncelerim ve bireysel düzeltilemez (dönülmez) olanlarda inançlarım dahil tüm kişisel ve bireysel düşünce ve dile-getirmelerinin başkalarının tartışma ve eleştirisine açık olduğunu, doğrudan yada dolaylı ifadelerle, deklare ediyorum. Çünkü toplumsal gelişmenin moturu olan gelenek ve yenilik, bireysel deneme ve yanılmanın birikimi ile beslenir, bilimsel araştırma ve geliştirmenin katkıları ile desteklenir.

 

Bu kontrol ve kontraya açık bu tutumun, aynı zamanda, yanılması kolay kurgusal çalışılan denemeleri düzeltmek için zorunlu olduğunu biliyorum. Çünkü çeşitli alternatifi olan soyut konulu çalışmaları, masabaşı spkelülasyoları halinden gerçeğe eriştiren bir yaklaşım ve doğruya ulaştıran bir araç, haline getirmek değiştirme ve düzeltmenin, tartışma ve eleştirmenin, denetleme ve düzeltmenin yolunun açılması gereklidir.

 

 

“Kişisel nitelik ve özelliklere sövme olmadıkça yada kutsal inançlar ve konular aşağılamadıkça; bir kişi başka bir kişiyi eleştirebilir ve denetleyebilir, gelen yüzyıl geçen yüzyılı tartışabilir ve geliştirebilir, bir din önceki dini eleştirebilir ve düzeltebilir. Çünkü yaratılışımızda bulunan “KAVMİ” özdeşliğin yasası, genelliği yineleminin, geleneği sürdürmenin ve dini korumanın aracı olduğu gibi , ortaya koyabildiğimiz “RASULİ” özgürlüğün buyruğu dahi gelişmeyi yenilemenin, geleneği geliştirmenin ve dini denetlemenin yegane koşuludur.”

 

Neşriyatımda kullanmak istediğim asıl anlatım yolu, yöntembilimsel şemalardır. Ancak bu analitik düzlemi matematik olarak (sayıl ve nicel) değilde lojik (sözel ve nitel) olarak kullanan bu anlatım yolunu doğrudan yada dolaylı olarak tanıtmaya ve anlatmaya yönelik bu düz yazı neşriyatı yapmaya mecburum. Fakat grafik bir araç olan bu şemaların geometrik gösterimiyle yaptığı kurgulamaları, düz yazıya çevrildiğinde ortaya çıkan anlatım, onun deklare ettiği yöntembilimle aykırı olarak bir kesin bir dizge, katı bir sistem sunduğu kanısı doğurabilir. Örneğin yukarıda tırnak içine aldım biçimsel cümle, ve içeriksiz genelleme, bir yöntembilimsel kurgunun düz yazıyla anlatımıdır.

Ukela bir uslubun uyandırdığı katılığın, hakkımda yanlış bir kanıyı doğurmaması bu peşin özürü yapıyorum. Katılık gelişmemiş beynimden ve yetersiz dilimden çıkıyor. Geniş zamanlı yüklem ve biçimsel yüklemelerimin verdiği kesinliğin, yanlış anlamaya sebebiyet vermemesi için bu açıklamaya yapmak zorunda kaldım. Kesinlik biçimsel mantıki önermelerme oluşuyor ve kurgusal kategorik tanımlardan doğuyor. Fakat bu felsefi alana ait bu olaya ve olguya ilişkin olmayan bu içeriksiz cümleler ve kavramsal tarifler, altta olan fenni tespit üstte olan dini beyana ilişkin olmadığından, fennin paradiğma ve dinin doğmalarına dokunduğundan, gelişmenin geleneğe yardımı, yeniliğin yinelemeyi beslemesi, bireyin topluma katkısı ve fen ile dinin sağlıklı ilişkisi bakımından zorunlu ve gereklidir.

 

Açık açık belirtiyorum ve sık sık yineliyorum ki yazıda arz edilen görüşlerin, başkalarının eleştiri ve tartışmalarına açık, gerçeğe yaklaşmaya çalışan çabaları, yazarın hakka yanaşmaya uğraşan denemeleri olarak görülmesini diliyorum. Her ne kadar kapalı bir sistem kanısı uyandırsa da, aksiyomatik bir bütünlük izlenimi verse de bunlar, başkalarınca eleştirilebilecek ve kendimce düzeltilebilecek önerilecek kanaatlerdir. Yazar tarafında da sıklıkla sürekli yenilenen –sözdizimsel sehivleri düzeltmelerden anlambilimsel hataları değiştirmeye kadar - görüşler olduğunun unutulmamasını, yardım ve katkılarınızın beklendiğinin bilinmesi istiyorum. Nitekim on bir yıl önce yayınlanan bu yazı, şimdi revize edildiğinde, konusu soyut ve tümel olmasına rağmen, özüne kadar sirayet eden tadilata uğramıştır.

 

Yazının içeriğine gelince tamamen felsefidir – ama içerikli felsefe değildir- bu yüzden yazarının bu yazıdaki amacı, felsefenin tanımındaki çağrısını gerçekleştirmek ve adındaki işlevini vurgulamaktır. Felsefeyle ilk tanıştığımda lisedeki kitaplarım bana, antik Yunanistan’da sofistlerin (bilgelerin) her şeyi bilirim iddiasına karşı bir kısım bilginlerin, “biz her şeyi bilemeyiz, ama bilgiyi severiz.” diyerek kendilerini Fila-Sofia Yani “bilgiyle ilgilenen, bilmeyi isteyen, öğrenmeye çoşku duyan, araştırmayı seven” anlamında FİLOZOF olarak adlandırdıklarını öğretmişti. Hatta bu bilginlerin hocasının “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” diyerek bilgeliğini kanıtladığını da.

Ancak düşünce tarihini izlediğimde, Aristo, Descartes ve Kant gibi yöntembilime ağırlık veren köşe başılar dışında, natural yada moral filozofinin, oluşturduğu dizgelerin zamanla katılaşarak akıllara eğemen olduğunu gördüm, vicdanlara buyurduğunu düşündüm. İçerikli felsefenin bu katılığı ile, yaklaşık bilgiyle uğraşan felsefi etkinliğe nazaran, kesin inanca dayanan dini etkinlikte daha da belirgin olmasını da dikkate alırsak, fen ve din ilişkilerinde, özellikle bağnaz katı felsefi doktrinlerle tutucu kesin dini mezhepler arasında sorunlar çıkması kaçınılmazdır. Çatışma felsefe ve din arasında değil , doktrin ve mezhepler arasındadır. Yani İçerikli felsefe ve yorumlu din mabeyninde mücadele cereyan ediyor. Bu yüzden yöntembilimi, içerikli bilgi, katı veri ve kesin kanı taşıyan sistemlerin kafesinden kurtulmanın bir yolu olarak gördüm.

Hatta felsefenin en yalını ve yaygını olan marksizmin bu geniş kabülünün, biçime ve yönteme (diyalektiğe) ağırlık vermesinden kaynaklandığını ancak yöntemin inanç yerine ikame edilmesiyle ve sistemin din haline getirilmesiyle içerikli doktrin ve dizgeler oluşturularak, diyalektiğinin unutularak, spekülasyonların fraksiyonlar üreterek, marksizmin evrenselliğine halel getirildiğini düşünüyorum.

Sistemci mezhep ve doktrinlerin buyuruculuklarına ve eğemenliklerine, yüzde sekseni mukallit avamın cehaleti yanında nasın yüzde yirmisi olan ehli tahkik havasın tahakkümünün sebep olduğunu zannediyorum. Halkın, Halık’la olan irtibatı ile eşya ve eşhasa dair münasebetlerinde önemli bir yeri olan din ve fen ilişkilerini tartışan bu yazı, - cehaleti, eğitimin iyileştirilmesine tahakkümü, yönetimin geliştirilmesine havale ederek- mukallit ile ehli tahkik arasındaki yerimden aldığı cesaretle (çünkü sadece cahil değil taklid kaydını koparan da cesur olur) ve rahatlıkla (çünkü sadece serseriler değil amatör olan yani profesyönel olmayan da rahat konuşur) her iki yana göndermelerde bulunuyorum. Beni serseri cahil diye eleştirebilirsiniz inanın hiç gücüme gitmez hatta hoşuma gider. Çünkü uzmanlığın ve profesyönelliğin sorumluluğundan kurtulurum.

Ama lütfen, tamamen formüle etmekte gücünün yetmediği yöntembilimi, ortaya çıkarmak amacıyla uzman profesyönelleri yardıma çağırmamı hoş görün. Ne olur, ayrıntılı fizibilitesini yapamadığım analitik düzlemin lojik kullanımı için bilginleri ve bilenlerini görevine davet etmeme gücenmeyin, Çünkü halkı da özgür ve etkin olmaya yani düşünmeye ve bilimsel düşünceye yanaştırma ve yaklıştırma ortak ülkümüzdür. Zira aklı ve dini korumanın başka bir yolu yoktur.

 

 

 

GİRİŞ

 

 

İnsan maddi ve manevi, dünyevi ve uhrevi, fikri ve fiili, ferdi ve içtimai her türlü soru ve sorunlarla sürekli karşı karşıyadır. Bu problemler iki kısımdır. Bir kısmında; bilgi ve tecrübe birimi, meselelerin hallinde etkilidir. Fünun-u müsbete denilen maddi ilimler, zamanla gelişen ve "geçici" sorunlarımızı çözen imkanlarıyla bu grupta yer alırlar. Diğer kısım meselelerde; bu bilgi ve tecrübe birikiminin tesiri yoktur. Bunlar genellikle maneviyat ve ilahi ilimlerle halledilen "daimi" sorunlarımızdır. Şu halde insan, kendisini kuşatan varlık çevresini dil ile ifade ederken İKİ TEMEL ALAN'dan istifade etmektedir: FEN dediğimiz maddi ilimler (müspet modern ilimler) ve DİN dediğimiz manevi ilimler.

Keza bu iki temel alana ilişkin insanın iki ayrı yönünün bulunduğu ve İKİ AYRI YÖNTEMİ kullandığı düşünce tarihinin belgelediği bir hakikattir. Aristo'dan Descartes'e, İmamı Gazali ‘ den Pascal'a, Kant’tan İmamı Nursi’ye kadar, fen ve dinin bu köşe başları bu iki ayrı ilme, iki ayrı sahaya işaret etmişlerdir:

"Kozalite ve Teleoloji",

“Akıl ve Kalp Gözü",

"Geometrik Bakış ve Gönül Mantığı",

"Teorik Akıl ve Pratik Akıl",

"Mana-yı İsmi ve Mana-yı Harfi"

terim ve kavramlarını,

“isimlerin değişmesi hakikatin değişmeyeceği" prensibinden hareket ederek yorumlarsak; genel olarak, insanın AKIL denilen idraki (mantığı) cihazıyla fenleri kurduğunu ve KALB denilen iradi (meşieti) latifesiyle dinden istifade ettiğini söyleyebiliriz. (Ek-1)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Fen, felsefe, din, bilim (ilim) ve hukuk san’at ve hikmet edebiyat ve belagat, kitabet ve hitabet her türlü kültürel bir bilim (ilim) ve etkinlik bilgi (marifet) ve inanç (itikad) tabanında yürür, dil (lisan) ve sözlük (lügat) platformunda akar. Hem bu sıralanan olgu ve kavramların önemli olan kuramsal tahlilinin kolaylaştırılması hem konumuza aydınlık sağlaması bakımından işe marifet (bilgi) kavramından ve olgusundan başlamak istiyorum. Her bilme (irfan) yani tanıma olayında iki öğe yer alır. Bilen (suje) Eşhas (kimse) ve bilinen (obje) Eşya (nesne). Bu öğeler tanımanın her mertebesinde, görme (rüyet), bilme (ilim), inanma(iman) yer aldığı gibi karşılıkla tanışma ve bilişme olan konuşmanın, sibernetik etkileşim ve semiotik iletişim her türlüsünde yer alır. BİRBİRİNİ KARŞIILIKLI ETKİLEYEN bu iki unsurlu marifet evrenini şu modelde somutlaştırabiliriz:

 

 

 

 

 


 

 

 

Bu girişten sonra fenni teorilerin, dini yorumlarla ilişkisini ele alan bu yazıda; önce fen ile dinin alanlarının ve yöntemlerinin farklılığını gösterdikten sonra kısaca bu etkinliklerin yapı ve işleyişi, bu işleyişin anomalileri gösterilecek, sonra da bu iki etkinliğin ilişkilerden doğan olumlu ve olumsuz sonuçları ana hatlarıyla sergileme denemesine girişeceğiz.

 

 

A L A N L A R

 

FEN VE CÜZ

 

FENLERİN araştırma "konusu", zaman ve mekan kadrosunda gözlem sınırımız içinde bulunan varlık tarzlarıdır. Cansızlar, bitki, hayvan ve insan yani görünen alemdeki her bir tür ve cins, müspet ilmin bir dalına konu teşkil ederler. Ancak nasıl bir hücrenin hayatı, her bir cüz ve parçasının toplamından ibaret değilse, Zaten sınırlı (cüz’i) bir kısmını gözlemlediğimiz kainatın her bir CÜZ'Ü 'ne (partial) ait bilgilerin parçalı hakikatlerinin tek başına tüm gerçeği göze göstermeyeceği açıktır. Hatta her bir türe ve bölüme ait disiplinlerin ve fenlerin hepsinin bütün bilgi toplamı dahi, dini bir nüfuzla yada hikmeti bir ruhla, ihata edilmeden hayatlanamaz. (ek-2)

Alan (saha) yada konu (mevzu) yada yön (cihet) fiziği oluşturan zaman ve mekan kadrosu içindeki koşullu (şartlı) yada fizik ötesi salt (mutlak alan) olmak üzere ikiye bölümlenir. Bu iki kısımlı hakikati aşağıdaki şekilde gösterimleyebilirz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Fakat bütün tevhid gayretlerimize ve tasnif çalışmalarımıza rağmen zaman ve mekanla kayıtlı rasat sınırının ötesini görmede akıl yetersiz kalır. Bu noktada Max Scheler’in dediği gibi hem metafiziğe açılan kapı hem fenleri kuran yapısıyla aklı iyi kullanmak icap eder. Bu aklın “boş” dikatomik ve çatışkılı ilke ve yorumlarının nüfuz edemediği parapsik kökenle köprüler kurulur ve duyuların “kör” sınırlı ve eşikli veri ve gözlemlerinin ihata edemediği metafizik kuşatana kapılar açılır. Matematik yöntem ve araçlarının işlemediği şu irreal ve irrasyonel gerçeğe metaforik netlikle bakabiliriz. Yapılacak şey akıl dürbününün objektif ve okülerini nerede kullanmamız gerektiğini bilmektir... “Us dürbünün” bilgi yanı ile inanç yanı birbiriyle karıştırarak ters bakılırsa, yaklaştıracağı yerde uzaklaştırır. Ya da karada ayakkabı ile yürüyen insan, denize gelince kayığa binmezse yolculuğu boğulmakla biter. Ya da Akıl kuşunun ilim ve iman kanatlarının birinin noksanlığında uçması ve hakikat okyanusunu geçmesi mümkün değildir. Demek istiyorum ki maddiyatta farklı alanlarda farklı vasıtalar kullanan insan, maddi alandan manevi alana geçmek ve bu konularda düşünmek ve konuşmak niçin, neden aynı yolu tutmasın?

 

 

 

DİN VE KULL

 

DİNİN "konusu" gayb ve metafiziktir. Fizik ötesinin görünmeyen alanıdır.. Aslında gayb ile tanımlanan “saha” yada “cihet” görünenin ötesi değil, “daha da ötesi olmayan” KÜLLİ bir bütün “alan”, kuşatan bir “yön” ve yayılan bir “yan” olarak tanımlanabilir. Tırnak içine alının geometrik kavramlar ve görsel imgelerin üst dile ilişkin anlamına dönersek, fizikötesi sahada zaman ve mekanı aşan Tanrı, elçiler, kitaplar, melekler, şeytanlar, cennetler, cehennemler ve Kader gibi GAYBİ kavramlar ve varlıklar hakkında elbette bir TECRÜBİ/koşullu bir fen, ŞUHUDİ/görsel bir bilim, AKLİ/nedensel bir etkinlik İLMİ/özdeşlik bir kesinlik oluşturulamaz, diye düşünüyorum. Bu “özgürlük” alanını bilim kafesine kapatamayız çünkü. Her ne kadar zamanımızda oluşturulmaya çalıştırılıyorsa da. Vakumda orta çıkan acaiblikler, big bang’in garaibi ve soyut kütle gibi fennin sınırlarını zorlayan veriler varsa dahi.

Bu tecrübe ötesi hakkında , gaybi ve akıl-üstü alana dönük bilgi ve verileri tecrübi-şuhudi-akli bilimimizle bütünleştirme çabaları daha yeni oluşumlardır. Fakat dinin dünyaya dönük yönü ve inananlarınca uygulanan yanı vardır. Böylece bir hukuk sistemi ve bir yaşama dizgesi oluşturulmaya çalışılır ki böylece felsefi ekoller ve bilimsel kuramlar gibi dini mezhebler ortaya çıkar. Fenni dinden nasıl tefrik ediyorsak hatta evreni kurgudan, edimi kuramdan, gerçeği bilimden nasıl ayırıyorsak, din adına kurulan bu tarikat meşrebini ve hakikat mesleğini din ve kitaptan ayırmasını bilmeliyiz.

İlk önceleri özü metafizik-mutlak (Salt) olan dinin, beşeriyete dönük tarafıyla, tabiat ve tarihe ilişkin bilgi ve haberler vererek “Bilim” oluşturan yanı (iman) , birey ve topluma dönük buyruklar ve yasaklar “Hukuk” doğuran yanı (amel) ile insanın bütün etkinlik alanlarını kapsıyordu. Dinin (salt)lı özünün dünyaya dönük bu (şart)lı yönünden zamanla medeniyetin gelişmesiyle bilim, hikmet, hukuk, akide, ahlak, tıp, terbiye, idare, siyaset ve ticaret gibi müstakil disiplinler alanlar ortaya çıktılar. Daha doğrusu bütün bu değişen ve gelişen problematik ve koşullu etkinlikler, koşulsuz ve kutsal olan kitab, kesin ve yetkin din adına yapılıyordu. Şimdi sorun arasında kat kat akıl üstü uçurumlar bulunan “bu iki yaka”yı, dini ve fenni ilimlerin gelişerek birbirine yakınlaştığı çağımızda, nasıl birleştireceğiz ve uzlaştıracağız.

 

Bu konu, elbette dine inanan ve onun adına önüne konulan her şeyi, denetlemeden sevgiyle kabullenenler için hiç bir mesele teşkil etmez. Yada dine inanmayan ve onun adına ileri sürüleni düşmanlıkla reddedip sırtını dönen için sorun bile değildir. Ama gerçeğe din yoluyla ulaşmak için aklıyla yanaşan dindarlar yada gerçeğe ulaşmak için her türlü etkinliğe bu arada dine saygı gösterenler ortada çözülecek bir problem vardır.

Bu konuda bize Kitap yol gösteriyor... Demiştik ki koşullu dünya alanına ilişkin disiplinleri “fen” adı altında, efnan yani bölümler, disiplinler, fakülteler yani kesreti ve çokluğu ifade eden, toplayabiliriz. Bu pozitif bilimler, başka etkinlikleri negatif sayman anlamanda değil de bize sağlam, sağlıklı ve kesine yakın güvenilir bilgiler vermeleri babında, insanlığın ortak malıdır. Hiçbir din yada uygarlık sahip çıkamaz. Fenler gibi ortak ve nesnel kesin bilgiler içeren dinin fıkıh ve hukuk kısmına Kur’an-ı Kerim (MUHKEMAT) adını veriyor. SAĞLAM, AÇIK VE KESİN BİLGİ. Bedahet ve zarureti içeren salih ve sahih bir kat’iyyet. Üçüncü sure olan Al-i İmranın yedinci ayetinde, kitabın anası olarak tanımlanan bu sağlam akıl ve sağlıklı yorumlama ile elde kuralların FIKH adı altında toplanan itikada, ibadete, ahkama ve ahlaka ilişkin kısımları da bizim konumuz dışındadır. Bizi ilgilendiren TEFSİR adı altında toplanabilecek ve fenni kuramlarla ortak konuları olan ve hatta bu kuramlara konu olabilecek kısımdır.

Bu kısım bir bilim adamı için müthiş hipotezler ve teoriler kaynağı fünun için faraziyeler ve nazariyeler alanıdır. Bunların bir kısmı bu yaşadığımız dünyaya ve koşullu alanlara ilişkin bilgilerden başka gözlenemeyen bilinmez (agnostik) şeylere ve gizemli (mitik, misterik ve mistik) dünyalara dair bilgiler içerir. . Bizi hakikate yaklaştıran teşbih ve misal dürbününün kullanıldığı soyutları somutlaştıran mecazlar ve istiareler alemi, külli kuralları örneklendiren modellemeler ve metaforlar dünyası. Her gün girip çıktığımız uykunun yorumladığımız rüyalar dünyası gibi bir şey. Kur’an-ı Kerim bunların hepsine (MÜTEŞABİH) diyor Yorumlamasını çok ama çok sıkı şartlara bağlıyor. Burada ağzı olan konuşur... fakat aklını kullanan konuşmaz. Ancak buna rağmen hürafe (uydurma) ve esatir (historia/masal) gibi yararsız yorumlar hatta zararlı açıklamalar, aklın denetimi ve ilmin kontrolu olmadan bu kapıdan rahatça içeri girebilir. Nitekim ümmetçe batıl ve dalalet addedilen meslek ve meşrebler, yedinci ayetin işaretiyle “kablerinde eğrilik” bulunanlarca, bu yoldan sokulmuştur ve sokulmaktadır.

İnsan, şuhudun ötesinde gayba yönelmeğe zorlanamaz. Görünenin arkasında görünmeyene inanmak, başkasının akıl ve idrakimize tahmili yani yük taşımakla ile değil kendimizin kalbi ve iradi hamle yani yükümlülüğe atılımımızla ile mümkündür.

Ancak akıl denilen genel ve tümel bir aygıtı kullanan bir kimse de gaybın kesinkes nefyini yapamaz, dinin mutlak inkarına gidemez ve kitabı tamamen ve kamilen tekzip edemez. Çünkü mutlak, muhit ve mukaddes konularda koşullu, sınırlı ve kısıtlı akıl ve bilim kesin ve tüketici olamaz. Toptan kabul gibi toptan ret dahi felsefenin gereği olamaz ve hele bilimin işi hiç değildir. Onlar sadece bir metodik bir şüphe ve geçici bir kuşkuya dayanarak istinkaf manasında, ilkesiz olduğu için hükümsüz durmak ve verisiz olduğu için boşlukta bulunmak durumundadır.

Felsefe ve bilim, İmam-ı Gazali’den K.Popper’e kadar, mutlak nefyin, umumi bir inkarın ve kat’i bir tekzibin mümkün olmadığını bilmektedir. Ama “pireyi kızıp yorgan yakmak” misali bazı hikaye ve hürafeleri bahana edip mutlak ve muhit fizikötesini nefy ve inkar ederek aklı daraltanlar bilimsel bir iş yapmadıklarının farkında olmalıdırlar. Bilim de dahil olmak üzere hiçbir tutanakları olmayan ama bilimle kurulan ve dinle örülen dünyada gayet rahatça yararlanıp yaşamlarını sürdürüp hak, hukuk ve hürriyetlerini dava eden kuşkucu septikler bahsimiz dışındadır.

Septiklerden (Kuşkucu-Sofestai) dışında ayrıca küllü kendi cüz’ünden ibaret sayan bencil içedönüklerle fenaya aşık olup bekayı unutanlar tencil dışadönükler sonsuzluğa sırt çevirmişlerdir. (özünü “salt”a döndürmediğinden gözü zaman ve mekanın kadroların hapsolan ve tözü hazır zamanın (şimdi-burada) sında akılları “bit” kadar daralan bilgi-severlere ve “gayb”a gözünü kapadığından sınırlı, unutmanın gölgesinde kalan, bulanıklığın loşluğundan hoşlanan karanlık-severlere) Kısaca; alçak yadın, küçük tadın ve geçici özgürlüğün uğruna ezeli “söz”ünü çiğneyen bu döneklere, bu mutlak saha yoktur, bu yüzden dine de ihtiyacı bulunmaz. (Septiklerin gerçekleri açıklamamızı kendilerine tahkir saymamalı, özgürlüğe saygımızdan dolayı zaten böyle bir niyetimiz hatta hakkımız da yok, çünkü akılsızlıklarına rağmen şüpheleriyle akla bir derece yaklaşmalarından dolayı ateistlerin en akılları katını onlara veriyoruz)

Ancak müstakim akıl ve mizan-ı mantık ile etkin çalışmaya, başladığında, delilli muhakeme ve mutalı mukayese ile özgür düşünmeye koyulduğunda bir çetin güçlüklerle ve örtülü gizemlerle karşılaşır. Bilimin ve tekniğin olanca gelişmesine rağmen insan, nesnelerin ve kimselerin nereden geldiğini, neredeye gittiğini, ne yapması gerektiğini, bu soruların yanıtı verildiğinde kanıtının ne olduğunu kısaca varlığı sorguladığında kolayca tatmin edici sonuca ulaşamaz. Uygarlığın ve toplumun bu kadar ilerlemesine rağmen yoksulluğun, hastalığın, yaşlılığın ölümün kısaca yoksunluğun ne anlama geldiğini veya amacının ne olduğunu sorduğunda insan ikna edici çözüm bulamaz. Akıl ne kadar deha ve dikkatli ilim ne kadar titiz ve dirayetli bulunsa fizikötesinde dürüst davranışı susmaktır. Arayışın etkin ve özgür sürdürüldüğü ama neticeye ulaşmada çare bulunamadığı ama umutsuzda kalınmadığı bir nokta da bir “ışık” beliriverir. İşte bu arayışa DİN, Fizikötesi’nden indirilen Kitap ve Psikberisi’nden gönderilen Rasul ile karşılık verir.

Artık vicdan (gönül) rahatla ya da kalb (fuad) itminanla Rabbani Latifesini kullanarak yani kısımları cem’etmek suretiyle tikelleri tevhidle birleştirerek ve parçaları tekmille yetkinleştirerek. hedefi olan “tam”a, “tüm”e “bütün”e” ”toptan” kavuşur (Ek-3) İşte toptan kabul ve toptan redd alanına din diyoruz.

KISACA, ilgilendikleri alanlar ve yöneldikleri yanlar bakımından Fen zaman ve mekan kitle ve hareket yasa ve öğeleriyle meşrut olan ŞUHUDİve Cüz 'i alana, din ise mutlak kayıtsız ve şartsız GAYB ve Küll'e el atmakla konu bakımından birbirinden ayrıldıklarını anlatmaya çalıştık.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bundan sonra da bu etkinliklerin bağlandıkları esas ve ilkeler yani kullandıkları (YÖNTEMLER) açısından da farklı olduklarını göstermeye çalışacağı:

 

YÖNTEMLER

FEN VE ŞÜPHE

 

Fenlerde kullanılan "esas" ŞÜPHE 'dir.

“Hikmet-i Ubudiyet”in gerektiği külfet, deneme ve yanılma ile safha safha terbiye olmaktır. Zamanla öğrenimini ve eğitimini tamamlamaktır. İmtihanına girmek ve sınıfına geçmektir. Kainatta cerayan eden iş bu sınav ve yarıştan başka nedir ki: Cemaddan bitkiye , bitkiden hayvan, hayvandan insan, insandan islama, islamdan... ulema, evliya, asfiya ve enbiya rütbe ve derecelerini almaktır.

“Hilafet-i velayet”inin istediği ile gelişme, bu hikmet diyarında, dilin mertebe mertebe açılması, insanın safha safha tanınması, kainatın kademe kademe bilinmesi iledir. Dolayısıyla fen ve felsefenin bu değiştirme yolunun grayderi merak benzinini kullanan kuşku motorudur. Başak bir ifade ile, tedrici tekamülün (evrim) ve düzeltme ile yetkinleşme kuşkuların, karanlıkların, soruların ve sorunların aşılmasının yeniliğin katılmasının, gelişmenin sağlanmasının motoru kuşkudur... bir şeylerin değişmesi gerektiğini düşünenler, bulduğuyla yetinmeyenler, daha çok büyüme, daha çok hız, daha çok kolaylık, daha çok başarı, daha çok kazanç isteyenlerdir. Bu yolda her türlü meşakkate ve zahmete dayananlar, cefaya ve belaya katlananlardır. Büyük felsefe sistem ve yolları bu kuşkunun “itiraf”ı ile başlar. Bir yeniliğin katılması ve bir gelişmenin sağlanmasıyla biter. Merakın doldurulması ve Hayretin doyurulması yani kalbin tatmini için sürdürülür. Şüphe, hayret ve merak talebeleri, evren denen üniversitede insan denen fakültede en büyük bilge ve en güncel bilgin olan zamanın tedrisi ve terbiyesiyle fen ve hikmet diplomalarını sürekli yeniler ve lisanslarını yükseltirler. Ulusları ve uygarlıkları araştırma yolunda yardımlaşma ve dayanışmaya sevk eden, merak gibi aydınlığa ulaşmak için yüzyıllara işbirliği ve işbölümü yaptıran kuşkudur.

İnsanlığın dişini tırnağına takarak kazandığı ve biriktirdiği bilgilerin elde ettiği fenler, kainat kitabına yazılan “Çalışan-lar Kazanır-lar” ayetini hem okur, hem anlar hem yaşarlar. Bilgilerin terakümü ve araçların tekamülüne bağlı olarak Tesanüd ve teavün, şüphe ve merak, kesbi yolda ve arzi temelde yürüyen iki ayaktır. Ancak bu şüphe yolu, vehimli insanın hastalık haline gelmiş şüphesi değildir. Geçici bir kuşkudur ve sürekli arayıştır. Çeken bir akım çağıran bir yolculuktur. Bu kuşku, her kulvarda değişen her aşamada renklenen hareket ve hararet veren fizik gereksinim temelinde yürüyen fizik ötesi gerilimin emaresidir. Yoksa sistem olan bir değişmez yol ve aksiyom olan bir ilke değildir. Aklı yürüten bir araçtır. Özgür düşünceye yakışan bilimsel bir tutumdur. Karanlıktan aydınlığa ileten ara konum. sorundan çözüme götüren orta durum. İlmi bir tabirle metodik şüphe.

 

 

 

 

Eğer Aristo'dan itibaren tenkide başlamasa idik, Newton ile aydınlanmaya kavuşamayacaktık. Keza ışık hızını ölçmeye kalkışmasaydık, Einsein, Newton'un fenlerdeki otoritesini yıkamayacaktı. O halde herhangi bir fennin bildirdiği gerçek ne kadar kesin görünürse görünsün, hatta kanun seviyesinde bile olsa, parçalı ve geçici olmaktan kurtulamaz. Demek ki, fenlerin konularının cüz'i oluşunun fikri ve fiili sonucu; fenni teorilerin, değişme ve gelişmeye açık genellemeler oluşudur ve bu da bize sonuçtan daima şüphe etmemize ve metodik şüphe ilkesini kullanmaya haklılık kazandırır. Bu konu yeterince bilindiği için fazla durmayacağım. Genelde bilgibilim özelde yöntembilim yeterince açık ve net kuramsal açıklamalar yapılmıştır. Fen denilen müsbet bilimlerin, hipotetik-dedüktif çıkarımlarla yapılan varsayım, kuram ve kanunların kullanış ve işleyişinin “kurumsallaşması” bu çalışmaların çalışmanın temeli olan özgür düşünce ve yöntemli şüphenin verimliliğinin “ilkelendirilmesi”, bu birikim ve başarının; düzeltilmesi ve iyileştirilmesi yöntembilimin ufku, geliştirilmesi ve yetkinleştirilmesi insanbilimin ve evrenbilimin umududur.

Dilerim Felsefe de bilimin gerçekliğe ilişkin bu imrenilen nesnellik ve genellik “hakikatına”, doğruluğa ilişkin, tümelliğinin ve zorunluluğunun “hakkı”nı vererek ulaşır.

Bunun da yolu içerikten sıyrılmak ama biçimselliği de kutsamamaktır. “Hikmet”idir.

Bu da “ Akla kapı açmak ama ihtiyarı elden almamak.” “Hakikati”idir.

Bilimsel çalışmanın yöntemi konusunda aşağıdaki biyografi tek yanlı hatta tek yönlü kalmamak gerektiğini örneklemektedir:

“Leonardo’nun sezgisel de olsa bunun ayırdında olması oldukça şaşırtıcı çünkü,bu noktanın açıklık kazanması çağımız bilim felsefesini beklemiştir.Leonardo bilimde deney gibi matematiğin de önemini kavrayan bir düşünürdü.Ona göre insanoğlu sürgit kesinlikle arayış içinde olmuştur.Ancak, kesinlik görecelidir olduğu kadarıyla doğal bilimlerde değil, soyut zihinsel kavramlarla sınırlı kalan matematikte bulunabilirdi. İşe gözlemle başlayan bilimadamı ise,ulaştığı açılmaları gözlem ya da deneye başvurarak doğrulamakla yetinmeliydi.

Vurguladığı bir nokta da, teori ile uygulamanın elele gitmesi gereğiydi. Uygulamaya elvermeyen teoriyi anlamsız,teoriye dayanamayan uygulamaları kısır sayıyordu. Doğaya tüm saplantılardan arınmış bir kafayla, bir çocuğun herşeyi k
ucaklayan açık yüreğiyle yaklaşmayı öğütlüyordu.

Onun gözünde sanat,felsefe ve bilim kültürün bütünlüğünde birleşen etkileşim içinde gelişen çalışmalardı. Sanatı salt yaratıcı imgelemin felsefeyi soyut düşüncenin bilimi deneyin ürünü sayıp birbirinden ay
rı tutmak yanlıştı. Leonardo değişik ölçülerde de olsa hepsinde yaratıcı imgelemin, soyut düşüncenin ve olgusal deneyimin payı var demekteydi...”

 

 

DİN VE SIDK

 

Hayat’ın tecrübesinin, geçmiş birikimlerinden yararlanarak geleceğe aktarmak olduğu bir gerçektir ama başka bir gerçek daha var.

Geçmiş ve gelecek arasında anda bugünü yaşayan insana bu yaşam deneyiminin şimdi, burada, verdiği nedir ? Bu soruyu Vinci’nin ağzından cevaplamak istiyorum.

“...Tüm ilgi alanlarında evrensel bir deha, yetkin bir örnek sergileyen Leonardo, son günlerinde zengin bir yaşam öyküsünü basit bir tümcede dile getirmişti:

”Nasıl yaşamam gerektiğini anlamaya başladığında, nasıl ölmekte olduğumu gördüm.” http://www.circumspice.com/0008/yarin.asp

Çoğu insana kuşkunun hareket geçirdiği yaşam dürtüsü, merakın canlandırdığı hayat deneyimi kesin bir sonucu vermez, kalıcı bir meyveyi veremez. Hatta kendini anlamlandırmak ve yaşamını amaçlandırmak yolunda çapalarında Vinci’nin ulaştığı neticeye çoğu insan ulaşamaz, yada ulaşacak kadar akıl ve deha sahibi olamaz.

İlk ve son soru ve sorunların yanıtlanmasını sadece felsefenin tekeline bıraksaydık, günün insanına “nasıl yaşaması gerektiğini” sadece bilimin göstermesini bekleseydik özgürlüğün özü olan sorumluluk kitap ile tanıtılmasa idi ve erdemin temeli olan yükümlülük din ile bildirmeseydi; hem insanlar kendilerini ölüm ve yokluktan kurtaracak sonsuzluğa ulaşamayacaklar hem kazandıklarını götürecek bir benginliğe eremeyecekler, hatta bilimi yapabilecekleri müstekar bir toplum, ahlakını sürdürebilecek muhafazakar bir hukuk bulamayacaklardı. İşte bu noktada din ve kitap imdada yetişecek, iman ve sıdk ile devreye girecektir.

 

Fendeki şüphenin aksine Dinde "esas" olan SIDK 'tır. Hakkın beyanına emanetin sonucu olan sıdkın, iki meyvesi vardır. Bunlar, sırr-ı risaletten aniden inen tebliğ-i kelam ve def’aten seyr-i nübüvetten gelen vehbi ilim. Vahy’den kaynaklanan bu mutaların yani ilahi kelamın ve vehbi ilmin yaratılıştan verilen akıl ve vicdan gibi arzi temelleri, akide ve ahlak gibi semavi zirveye uçuran iki kanadı vardır. Hakdan gelen risalet { [(kutlu idare)] ve halka yönelen inayet [(mutlu terbiye)] } ile Mahluka bakan velayet { [(güvenilir yönetim)] ve Halika giden İbadet [(dürüst eğitim) }. Parantezler içine atadığım değerler bir örnektir, siz daha başka kavramları da atayabilirsiniz hepsinin ortak paydası {SDK VE EMN} dir.

Din, geçmişteki ilkel insanların yıldırım, şimşek v.s. doğal afetlerden korkmalarından kaynaklanan bir kalıntı olarak tanımlayan ateistlerin sandığı gibi sadece ölüm korkusundan kaynaklanmaz. Hakikatin genişliği fakat aklımızın sınırlılığı, ihtiyaçlarımızın sonsuzluğu fakat elimizin kısalığı, sonsuzluğa yönelen ruhumuz fakat önümüzü kesen ölüm, iyilerin sefaletine karşın kötülerin sefahati... vs. gibi insanın bilimini ve hukukun etkisiz yapan naksının ve kasrının vechettiği aklının ve vicdanının yetersiz kılan hacatının ve harratının sevkettiği pek çok şeyler bizi Cenabı Hakka ve Peygamberlerine uymaya gerektirmektedir ama zorlamamaktadır.

Çünkü DİN, görünmeyen ve gizlenen gayb’a inanmayı ve bağlanmayı önermekte ve çağırmaktadır. Ayet-el Kürsiden sonra hemen gelen ayet, “2/256) “LA-İKRAHE Fİ-D-DİN” yani “din de zorlama yok” buyuruyor. “Zorla müslüman yapamazsın.” demektir. Müslüman olanın İslam’a zorlanması; her hukuk sisteminin vatandaşlarını kural ve yaptırımlarına zorulması gibi normal bir hukuk olayıdır. Başka bir ifade ile genel olarak dine girinceye değin yada özel olarak dinin salt alanına geçinceye kadar özgürlüğünü ve etkinliğini kullanan aklın, alan değişikliğini nazara alarak yöntemini de değiştirmesi, özdeşliğini ve edilginliğini devreye sokmasıdır.

 

Kısaca hakikat ve ilim uğruna eşyada metodik şüpheyi esas alan, eşhasda hüsnü zan ve adem-i itimad prensini kullanan aklın, hak ve iman için sıdk usülünü seçmesidir Nefsinde kasrını izale ederek doğruluğu asıl, güvenilirliği esas kabul ederek tezkiye, Rabbine iman ve takvasını artırarak itimadını takviye sadakatini tekid etmektir.

 

İşte SIDK, O’na bila kayd ü şart imandan sonra , O 'nun Kitabının ve Mesajının tanınması ve O 'nun kulu ve elçisi olan Rasulü’ne bağlanılması ve güvenilmesi ve tebliğ ettiklerinin şüphesiz ve kesinkes kabul edilmesidir. Bu kabul ve teslimden sonra müstekim akıl ve selim kalble ayet ve hadislerin metinlerinin taşıdığı anlamların CİDDİYET VE SAMİMİYETLE incelenmesi ve araştırılması demektir. Tasvir edilen bu teslimiyet sahibi “müslüman akıl” ise Usul-u Din’in “Akıl ve nakil tearuz ettikte akıl esas alınır, nakil tevil edilir. Fakat akıl, akıl olsa gerektir kaidesinin aradığı AKL-I SADIKTIR. Başka bir ifadeyle ölçülü ve kurallı bir şuur, verili ve bilgili bir bilinç, yöntemli ve verimli bir düşünmedir. Yani veraset-i enbiya sırrının sahibi selahiyetli ülema, makbul evliya ve maruf asfiyanın aklıdır.

Her halde yaşamdan dersini almamış “Kitab”ını okumamış, nefsinin ölümü unutmakla gerçeklerin yarısını yitiren, dünyanın geçiciliğini gözardı etmekle güzelliğin çoğunu örten, tenini gösteren ve benini beğenen, övünen ve büyüklenen ve kendini akıllı zanneden usu kapalı gönlü örtülü uyanıklar değildir.

İşte sıdk, kitabın ayetlerin (sözlerinin), buyurucu ve sahih hadislerin lafızların (terimlerinin) bağlayıcı olması, anlatılan kayıt ve şartlarla aklı tahdid ve vicdanı tanzim etmesi demektir. Yoksa her önüne gelenin din adına söylediğine kayıtsız ve şartsız teslimiyet demek değildir. Her kendi ile dinini tefrik etmemiş cahille ve dini kendinden ibaret sayan müstebide uymak düşünülemez bile.

Her asra her tabaka her insana hitap eden ilahi ve kudsi lafızların bir kişi tarafından benimsenen kavramlarının yada bir mezhebce tanımlanan anlamlarının yada bir yüzyılda anlaşılan yorumlarının kitap yada sünnetle özdeşleştirilmemesi gerekir. Ayrıca bilgisiz ve usul-süz yorumcuların, yetersiz ve yetke-siz kuramcıların kitaba ve sünnete dayanarak yaptığı açıklamalar İslam Dünyasını (Müslüman)’ı bağlamaz. Bu yorumlardaki yanlışlık ve yetersizlikler ile Allah’ın bildirdiği Kur'an ve Rasülullah’ın yaşadığı İslam suçlanamaz. (EK-4)

 

Şimde alan ve yöntem diyagramlarını birleştirerek fen ve din ilişki evrenini somutlaştırabiliriz:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dinin ve fennin Basiret (dil) ve Basar (göz) inanılan/umulan ve gözlenen/düşünülen ALANLARI (konuları ve varlıkları) ve bu araştırmada dayanılan simgesel ve imgesel yanların ağırlık teşkil ettiği Sağ duyu (dil/gönül) ve Sol görü (göz/us) YÖNTEMLERİ (temelleri ve dilleri ) ile bu iki temel ETKİNLİĞİ kısaca tartıştıktan sonra önce fennin sonra da dinin işleyişine geçebiliriz.

 

 

 

 

İ Ş L E Y İ Ş

FEN VE İLİM

 

 

 

Fenler kainattaki varlık ve olayların yöntemli ve düzenli yani bilimsel bir şekilde açıklanmasıdır. Gözlemlenen verilerin nitelik ve niceliklerinin ölçümlenebilmesi ile fünun-u müsbete denilen bilimsel etkinlik başlamıştır diyebiliriz. “VEZN” İLE gözlemleme “MİZAN” ile düşünme, nicel ve ezberci yöntem ve anlayıştan (skolastik) , nicel ve sorgulayıcı tutum ve anlayışa (real ve rasyonel) geçişin başlangıcıdır. Bu anlamdaki bilimsel düşünce; sağ duyuyu bırakmayan sol görüdür. Aslında mizan, geniş anlamda her türlü nizam ve tanzimin temelidir. Bu ister gözlem ve deneyimi yapılmayan konularda nitel (metafor) anlamlarla her türlü bilme ve tanıma olsu, ister denetim ve gözetimi yapılabilen konularda nicel (matematik) kavramlarla her türlü ölçüme ve tartımı kapsar. Fakat bilim de vezn ve terazi yani doğrudan yada dolaylı her türlü nicel ölçüm ve taneli tartım geçerli olan tanımdır.

Fakat pozitif bilimlerin bu sağlıklı işleyişi uzun sürekli kılınmamış yada aşırılık marazı her etkinlik gibi fenne de musallat olmuştur. Empirik yöntemin ve kozalitik ilkelerin evren bilimlerindeki başarısından (Mekanist ve Rölativistik Kuramlar) sonra, soyut kavramların kesinliğine dayanan ölçümlerimizin minik evrende rasgelelik ve belirsizlik (Kuantum Kuramı) ilkesiyle iflasına rağmen, sıralılığın ve nedenselliğin abartılması hatta bilim ve felsefenin din yerine konularak pozitivizmin sanki kutsanması ve materyalizme kuşatıcı egemenliğin verilmesi, ateizmin yayılmacı dayatması da, fennin dini çevrelerde olumsuz tanınmasının ve bilimsel düşüncenin yaygınlaşmamasının baş sorumlusudur.

 

Bilimsel araştırma ve geliştirmede birime ve ölçüme dayanan deneme ve yanılma ile bunlardan sağlanan verilerin betimlenmesi ve gözlemlerin indirgenmesi işleminden sonra varlık ve olayların yapı ve işleyişinin realitesi, rasyonel (matematik genellemeler) denklemlerle(özdeşlik, eşitlik ve denklik formülleriyle) tanımlanabilen temel yasa ve değişmezlere indekslenir. Varsayım ve kuramlarla başlayıp yeterince örneklemin evreni ifade ettiğini düşüncesi doğduğunda ulaşıldığında , günlük bilgiye göre, birbirinden farklı görünen olaylar bir kanuniyet (muayyeniyet yani aynı/belli ögeler ve aynı/benzer koşullar altında olayların yenilenebilmesi ve yinelenebilmesi) altında birleştirilirler. Evrende iki türlü kanuniyet tarzı tespit edilmiştir: Makro ölçekte (alem- ulvi yada kürreler dünyası) olduğu gibi determinist (kesin) kanuniyetler yada yada mikro ölçekte (alem-i süfli yada zerreler dünyası) olduğu gibi istatistik (rastgele) kanuniyetler.

Başka bir ifade ile, Kevn ü fesad alemi olan dünyada mevcudat , bulunduğu sahada belli bir müddet sabit kalır sonra zail olur. Buna tabiat (vasf-ı maddi, mekani buudu) deriz. Ya da hadiselerin oluştuğu safha belli miadla devam eder sonra uful eder. Buna kısaca tarih (havl-i hareket, zaman buudu) diyebiliriz. Tabii nelikler ve tarihi özellikler her zaman yinelemesi ve yenilenmesi sürekliliğini sürdürürse (süreç) fenn, onu sayıl olarak ölçülebilen belli bir nitelikler ve nicelikler olarak tespit eder. Bu saptama iki tarzda olur ya ölçüm kesin ve sıralı yapılabiliyorsa determinist yasalar, (nesnel tabii (doğal) özellikler, makro ölçekte yaptığımız betimlemeler gibi ) söz konusu olur. (KOZMOS) Eğer ölçüm yaklaşık ve rasgele yapılabiliyorsa buna indeterminist yasalar (tekil tarihi (dönel) süreçler, makro ve mikro ölçekte betimlemeleri gibi) ortaya çıkar. (KAOS)

Demek ki tevafuk (determine) ve tesadüf (istatistik) yani kesin ve yaklaşık yasalar bizim tanım düzeyimize ve ölçüm gücümüze bağlı bir husustur. N cisim (üç cisim) problemini çözemeyen ama bilgisayarın gücünden yararlanarak aşmaya çalışan matematiğimiz ve gözlem araçlarımız ve koşullarımızın yetersizliği gibi faktörler bir yana; yalın kesinlik (belirli) ve zengin çeşitlilik (belirsiz) iki ayrı yaka teşkil etmesini bir olgu olarak görmek gerekmektedir.

Fennin işleyiş, varlıkların ve olayların özelliklerini ve güzelliklerini seyretmekle kalmayıp onların yapı ve işlevlerinin ölçüme dayanan betimlenmesi (tasvir ve tespit) ve bunlarında sonunda parçacık(maddelere) ve dalgacıklara (kuvvetlere) indirgenmesi (irca ve tarif) böylece bir tabiat düzeni ve tarih dizgesi kurulması etkinliğidir. Yani kısaca YÖNTEMLİLİK. Fenler, bugün daha çok belli olduğu gibi, kişilerin kurum ve kurullarda bir araya gelerek yaptıkları tartışma ve eleştirilerle ortaya çıkardıkları bir bilim çalışmasıdır. Yani özetle TOPLUMSALLIK. Bu suretle oluşturulan varsayım, kuram ve yasalarda ortaya çıkan çelişki ve çatlakların yeni hipotez ve bulgularla giderilmesi sürecinin yinelenmesi ve yenilenmesidir. Bu da SÜREKLİLİK. Bu etkinliklerin hepsinin ortak mahiyeti, araştırmaya yönelten şüphedir. Şüphe de, işin esasını aramaya olanak sağlayan ve gerçeğin doğrusunu sormaya yetki veren özgür düşünce ile mümkündür.

Bilimsel çalışmanın yatağı özgür düşüncedir. Özgür düşüncenin motoru yöntemli kuşkudur. Ancak kuşku, “method” (usul-yöntem) çıkıp sistem, esas ve akide haline geldiği zaman, bir bilim aracı olan tutum, yerini dinin amacı olan inanca bırakır. Ortaya çıkan etkinlikte bilim olmaktan çıkar. Ya içerikli ve kuşkulu bir felsefe olur ki onun kanıtla alakası yoktur. Ya da biçimsel ve kesin bir din olur ki bunun da . veriyle ilişkisi bulunmaz. Oysa fen veri ve kanıta dayanır. Aynı zamanda sürekli kuşkuyu içeren septik tavrın, bilimsel etkinliğini durduran doğması, kesin inancı isteyen doğmatik tutumun, fenni donduran bir doğası vardır.

 

Bilimsel etkinlikte tecessüs ve merakımız, duyularımız ve mantığımız birlikte çalışır. İnceleme alanımız olan tür’lerden süreç’lerden yada araştırma evrenimizden (bağıntıları, ilişkileri ve olguları) gözlem verilerini toplarken bir taraftan da bunları akıl ilkeleri ile işleyerek yorumlarız. (varsayımlar koyar, kurgular yapar ve kuramlar oluştururuz.).

İşte bilimsel işleyişte yorumlar tasarlarken ve önerirken ve kararlar seçer ve onarken “özgürlüğü” temel yaparız. Çıkarım ve bağlamlarımız özdeşlik ve tutarlılığını denetlerken ve içeriklerin sayar ve ölçümünü düzeltirken “kuşku”yu esas alırız. Kainat kitabının bu bilimsel çevirisini yaparken betimleme ve indirgeme gibi birincil, açıklama ve yoruma gibi ikincil düzeyini birbirinden ayırırız. Ayıramayanlar o kadar çok ki bunun akıl seviyesine bağlı normal ve doğal bir durum olduğunu kabul edebiliriz. Ancak bu doğallığı aşamayan resmi bilimin durumunun da anormal olduğu görmezlikten gelinemez.

Ama öbür taraftan bu açıklama ve yorumlama aşamasında, “akıl ve imkan”ın ortaya koyduğu yetenekler, olabilirlikler, olanaklar ve olasılıklar o kadar geniş ki özgürlüğümüz çoğu zaman belki hiç kısıtlanmaz. Fikir ve ifade hürriyeti böyle gerçekleşir. Ancak aksi düşünce de olanlar bulunabilir. Din ve vicdan özgürlüğünün bir gereğidir.

Keza “vicdan ve vucub”la önümüze açılan genişlik, enginlik ve benginlik o kadar bereketli ki, hiçbir kısıtlamaya gerek yoktur. Bu mülkün sahibi olan sonsuz güç, bilgi ve irade o kadar yüce ki, hiçbir kuşkuya hiç yer kalmaz. Dolayısı ile bilim adamı “vucub ve imkan” “arasında” bir doğa ve düşünce düzeni kurgularken ya da tarih ve toplum dizgesi kurarken , hürriyetini ve dinini bırakmak zorunda kalmaz. (Ek- 4.4)

 

İşte fenlerin işlediği kaynak, bu bitmez tükenmez KAİNAT kitabıdır. Kainatın, tabiatın, tarihin, maddenin, hareketin, mevcudatın, hadisatın hasılı bütün görünen canlı ve cansız bütün eşyayı fenni yönden, okumak usul ve yönteminin temeli de bütün insan nevinin TESANÜD 'ü ile oluşan bilgi birikimi yatar. İnsanlar kafa kafaya vermişler, asırlar birbirine yardım etmişler ve medeniyetler birbirine eklenerek ortadaki ilim ve teknoloji oluşturulmuş. Semavi kitapların çekirdekleri Eski Mezopotamya, Hind, Mısır, Yunan ve Roma medeniyetinde filizlendikten sonra Endülüs İslam Medeniyetinde fide vermiş ve bu gün Batı Medeniyetinde dallanıp yapraklanmıştır. Bu ağacın, çiçeklenip meyve vermesi için de Müstakbel İslam Medeniyetini beklemektedir. (Ek-5)

İşte bilgi birikimi, bu savaşlar yanında onlardan fırsat buldukları barış zamanlarında bütün insanlığın dayanışması ile bir defa teşekkül ettikten, müesseseleştikten yani müstakil ve müstekar bir faaliyet haline geldikten sonra, Kainat kitabını varlıklar ve olaylar satırını okumak için bir çeviren bir şifre ve çözen bir alfabe haline gelir. Yani ilim adamı, kainat hacmi genişliğinde duyum ve ölçümlerin azameti karşısında, insanlık tarihi boyunca oluşan bilgi birikiminin kendisine sağladığı imkan ile rahat bir nefes olarak elindeki bilgileri ve verileri yorumlayarak hipotezini (faraziye / varsayım) katır ve teorisini (nazariye / kuram) açıklar. (Ek-6)

 

Ancak bu dayanışmayı yapan bütün bir insanlık dahi olsa, bu çalışma neticesinde ortaya çıkan her türlü fenni kanun ve nazariye, nihayet içinde hata payı bulunan beşeri bir açıklama olmaktan kurtulamaz.

Üstelik yapılan genelleme cüz’idir yani örneklem ve evreni ne kadar geniş olursa olsun sınırlı zaman ve mekan kadrosu içinde yer alır. Zaten bilim ve felsefenin fizikötesi söylemi olamayacağını olsa çift yanlı bulunacağını ve iki yanında birbirini dengeleyerek seçim olanağı bırakmayacağını İ.Gazali ve Kant kanıtlamıştır.

Bunun içinde bilim ve felsefe yada fen ve hikmet, dine rakip ya da ona destek olamaz. Ancak dindarın inancını destekleyen bir yardımcılık yapabilir. İnsanın kusuruna rağmen kemali ve mutlakı arayan kalbi; kayıtlı, şartlı, kusurlu bu ve cüz 'i mütehavvil ve muvakkat fenni sonuçlarla dengelemez. Bunun içindir ki din, insanın nereden geldiği, nereye gideceği, ne edeceği hususundaki ilk ve son sorularının cevaplayan; fakirlik, hastalık, ihtiyarlık ve ölüm gibi köklü ve kalıcı sorunlarının çözen; teorik ve pratik, itikadi ve ameli, ahlaki ve hukuki, içtimai ve siyasi her türlü inanç ve kuralların bütününü bulunduran kusursuz ve kutsal kitaplardan kaynaklanır.

Geçici ve ara soru ve sorunların çözümünde bilim ve felsefe çok işe yarar hatta zorunludur hatta gereklidir hatta bizzat indirilen kitap ve gönderilen rasul tarafından bu etkinmlikler “düşünmüyor musunuz? Akl etmiyor musunuz diye dekr, derk, darb ve dabr bütün yanlarıyla fikr, zikr, fehm ve fıkh bütün yönleriyle düş-ünme ve dil-egetirme her türlü fenni ve bilimsel etkinliğin her türlüsü yetkilendirilmiş, özendirilmiş, görevlendirilmiş ve BUYURULMUŞTUR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DİN VE İMAN

 

Fennin kaynağı kainat kitabı nasıl bitmez tükenmez bir "duyumlar" membaı ise Semavi KİTAP dahi böyle sonsuz "anlamlar" ummanıdır. Bu benzetmelerden yola çıkarak kaynaklar, deryalara dökülürlerse de ikisi birbirinden ayrıdır, duyumlar ve anlamların iki ayrı alanının, iki ayrı araçları olacağını gösterebiliriz. Başka bir benzetme ile de nasıl ki bir ağaç çekirdeklerinde taşınırsa, cisimleşmiş bir Kur'an olan Kainat dahi ellerimizdeki şerefli Mushaflarda taşınır, diyebiliriz. Bina ile projesi arasındaki münasebete benzer bir ilişki, Kitab-ı Kainat ile Kur'an Kitab’ı arasında bulunduğuna inanan kimseye açılan bu manalar deryası, Müslüman için Kitap, ilim adamını kuşatan kainat gibi sonsuzdur, sınırsızdır bitip tükenmez. (Ek-7)

 

Kainat kitabı zaman şeridine tane tane dizilmiş ve binler aklın tetkikine açılmış iken Kur'an-ı Azimüşşan çok kısa bir zaman kesitinde bir tek kudsî kalbe vahyedilmiştir. Hem kainatın muhtevası olan duyumların altındaki maddi veriler ile Kur'an-ı Müciz-ül Beyan'ın muhtevası olan harfler ve kelimeler altındaki manalar farklıdır. Hem fen, kainat hakkında beşerin beyanıdır, din, ise insana Rabbinin hitabıdır.

İşte bu gibi sebeplerden dolayı

 

fen (KAVMİ BİLGİ) de;

önce mahsusat ve makulatın insan nevinin yani HALKIN VE NASIN CEMİYETİN VE MİLLETİN VE TÜM MEDENİYETLERİN (ulusların ve uygarlıkların) tesanüdü ile (çok yerlerin ve yüz yılların) birikiminden sonra bir insan (kutub ve imam yetke ve otorite) ferdinin (ilim adamı) kainatın bir ayeti hakkındaki sözleri olan menkulat (meksubat) elde edilirken

 

din (RASULİ BİLGİ) de;

önce menkulat bir insanın SADIK VE EMİN (rasul) ferdine (NEBİ’YE) vahy ile İMAN ile elde edildikten, ulaşıldıktan (TEBLİĞİ), erişildikten (VESİLE) sonra, vahiyle gelen bu feyz ve nurlar; ulemanın hads ve muhakematında şuuri veriler yani “makulat”; evliyanın keşif ve müşahedatındaki hayati veriler yani “mahsusat” ve asfiyanın kelimat ve mektubatındaki ilhamlar yani “menkulat” insan (kavm) nevinde ortaya çıkmaktadır.

 

Hatta fenlerdeki keşif ve ilhamlar bile deha sahibi ferdi nitelikler sebebiyle ortaya çıkan bilgiler olup kollektif çalışma ve tesanüdle elde edilmiş bilgilerden ayırmak lazımdır.

 

Fenni bilgiler, genellikle insan nevinin birlikte çalışmasıyla, yardımlaşma ve dayanışma yoluyla, işbirliği ve işbölümü sayesinde kısaca TESANÜD ile elde edilmiş öğrenilmiş bir ilim, "Kesbi bilgi" dir. Dini bilgiler ise , nebilerin vahiylerinden rıların ve böceklerin ve hayvanların sevk ve ilhamlarına kadar öğretilmiş bir kelam, "Vehbi bilgi”dir.

İnsanlığın asırların ve medeniyetlerin dayanışma ve yardımlaşmasıyla hayat tecrübesinin mutalarına ve akıl muhakemesinin mebdelerine istinat eden bilgilerimiz sürekli ilerleyen uygarlık çizgimizi oluştururlar. Bunlar özellikle evren bilgilerine ilişkin ve üretim koşullarına dair tekamül ve terakkiye açık FÜNUN-U MEDENİYE’dir. İnsanlığın bu MEKSUBATI, tenmiye ve tekessüre müsait olup tezyidi bilgilerin terakümüne ve araçların tekamülüne mütevakkıfıtır. Bu bilgilere kısaca MUTALAR (data, done her türlü “bilgi” ki inanç kökenlidir)

İman ve amele dayanan, hayattan ve kitaptan süzülen, alimlerin ve velilerin keşif ve ilhamların derlenen veri ve bilgilerimizin bir kısmı böyle, Cenabı Hakkın lutfuyla doğrudan verilmiş bir zenginlik, hediye edilmiş bir bilgi, hibe yapılmış bir kelam olarak karşımıza çıkar. Bunlar da özellikle insan ilimlerine ve tüketim tiplerine ilişkin ULUM-İ DİNİYE’dir. Bu bilgilere de kısaca HİBELER (hidayet, istikamet her türlü “inanç” ki bilgi desteklidir)

 

Evren bilgileri sürekli artan ve ilerlereyen bir çizgi resmederken insan bilgileri bu çizgi etrafında, insani değerlerin düşmesiyle ve yükselmesiyle inen ve çıkan bir eğri, insan haklarının öne alınması ya da arda atılmasıyla alçalan ve yükselen bir dalga resmeder. Bu güneşin vegaya bir vektörel çizgi üzerinde ilerlerken arzın dairesel yörünge düzleminin yaz ve kış fazlarının bu vektörü eksen alan helezon çizmesine benzer.

İta edilmiş mutalar ile lutf edilmiş hibeler konusunda, biraz soyut ifade olacak ama, bir özetleme yapmak istiyorum.

Kesbi (İLİM) BİLGİ’nin aracısız (vesilesiz) fakat dolaylı (vasıtalı) verilişini nasıl tesanüd kavramıyla karşılıyoruz. Başta “hidayet” olmak üzere vehbi bilginin vesileli, tebliğli, aracılı fakat doğrudan (vasıtasız) alınışına da (İMAN) İNANÇ adını veriyorum.

 

İşte ilim ve iman gözleriyle bir tarafatan kainat alemleri okunurken bir taraftan ta Kur’an’ın ayetleri okunabilir. Yeter ki bilgi ve inanç arasındaki birlik ve bütünlük yani işbirliği ve işbölümü yani TEVHİD sağlansın. İnsanın içerisinin (ahlak) ve dışarısının (akide) fethiyle temin edilen bu tekillikle yenilik (patent) beslenir, aklın basarının (bilim) ve nazarının (hukuk) beraberliğiyle sağlanan birliktelik gelenek (standart) desteklenir. Bu çift ayakla ilerleyen gelişme (ekonomik büyüme ve teknik ilerleme) bu çift gözle kuşatan genişleme (insana saygı ve çevreyi koruma) sağlanabilir. Resmi bilim ve sözde felsefenin evladları yarım antropoloji ve yanlı hümanizma ile (teleolojiye aforoz edip kitabı vicdana hapsederek) tekamülü sekteye vuran ve (veto haklı küresel hukukla) beşeriyeti baskılayan mimsiz medeniyet yerine, İslami bilim yada bilimsel sosyalizm gibi ideolojik yaklaşımlar yerine, insanlığın bütünü kucaklayan ve özgürlüğü, eşitliği, barışı ve erdemi içeren insaniyet-i kübra olan kutlu ve mutlu “İSLAMİYYET”e ulaştıran salih ve salim bir tefekkürü ve sahih ve selim bir hikmeti aramak gerektiğini düşünüyorum.

 

Şimdi vehbi (hibe edilmiş, bağışlanmış, karşılıksız verilmiş) bilgilerin açıklanmasında ve yorumlanmasında, sünahat, tülüat, iham ve keşif gibi bilgilerde çeşitli metin noksanlıklarına ve mana hatalarına rastlanabilir. Fenni bilgilerin nasıl kanun, nazariye ve faraziye mertebeleri varsa Dini bilgilerde bu caridir. Dinin kaynaklarından, kitap, sünnet ve içtihatlar da böyle bir rütbe vardır. Keza günlük bilgi, fenni bilgi, hikmeti bilgi ve dini bilgi kategorileri kendi aralarında rütbelenir ve tepe yer alan “vahiy”in lafzi metinin ilahi kaynağında hiçbir sakatlık ve onun sentaktik formuna beşeri katkı hiçbir surette olmamalıdır. Zaten önceki ilahi kitapların geçerliliğini yitirmesini sebebi bu SEMANTİK YAPIDA yapılan tahriflerdir. Bilgi piramidinin tepesinde yer alan İnsanı aciz bırakan veciz bir kitap olduğu için, dinin eleştirisine giren kimse, önce onu nazara alabilmelidir. Yoksa her hangi cahil bir din adına konuşanın eleştirilmesi , ya da muharref bir semavi kitapa yapılan beşeri katkının tartışılması din eleştirisi olamaz.

Ayrıca İlahi kaynağı otantik ve tarihi belgeler ile kuşkusuz olan Kur’an-ı Kerim, beşeri katkı ve insan eliyle bozulma konusunda, Cenabı Hakk’ın özel korumasına sahiptir. Ayrıca “Son Kitab”, metnin sıhhatı konusunda bilimsel incelmelere ve tarihi araştırmalara her zaman açıktır. Bunan için O’na beşeri katkı iddiası dayanaksız ve yersizdir.

Ama vahy hariç diğer vehbi bilgilerde ve vehbi bilgilere dayanan beşeri ve kesbi açıklamalarda yanılma ve yanlış anlama olabilir... Hatta kitapla çatışması ve akılla çelişmesi olur. Bu normaldir de çünkü biz, tasarlayan ve uygulayan, deneyen ve yanılan, araştıran ve geliştiren, denetleyen ve düzelten bir varlığız. Ama keşke aramızdaki çıkarlarımızı kitabı ve kainatı alet etmesek akıllarımız doğrudan ve dürüstçe alışverişte bulunsa.

Doğruda olsa yanlışta olsa İşte böyle tefsir ve içtihatlardaki insanİ ve beşeri açıklamalara ve şahsi ve ferdi beyanlara dini yorumlar demekteyiz. Tartışılabilir ve eleştirilebilir bu görüş ve düşüncelerin eskiyebilir ve kaldırılabilir bu tanımlar ve yargıların, Kitap ve Dinden ayrılmasına özen gösterilmesini istiyoruz. Bu aynı zamanda kitabın emrettiği bir görevdir. Kitaba beşeri katkı yapılmaması konusunda uyardığı bir yasağa uyulmasıdır.

 

Din ve fen etkinliklerinin işleyişinden sonra bunların ilişkiler konusunda elverişli bir model önermek istiyorum.

 

FEN VE DİN ANOMALİLERİ

 

KAİNAT VE KİTAB

 

Fenni teorilerdeki kavramlar, ifade ettikleri varlık ve olayların aynısı değildir. (safdil - imgede - realizm ) Keza,dini yorumlarla anlatılan manalar da, ayet ve hadislerin tam hakikati değildir. (safdil – simge de- idealizm) Dolayısıyla tanıma düzeyimizi avamın günlük bilgisinin üstüne çıkarmak bilim düzeyinin ilk şartıdır.

Şuur, çevreyi kendin ayırmak ile başlar. Akıl, kendini yani eşhası(kimseleri), eşyadan (nesnelerden) tefrik etmekle oluşur. İlim; kendini yani bilgiyi gerçekle özdeşleştirmemek, hukuk; çıkarılan anlamı metinden ayırmakla kurulur. Aksi halde bilim ve hukuk; tazelenmesini ve yenilenmesini bitirir ya da değişmesini ve gelişmesini yitirir; akıl, durur ya da donar; şuur, söner ya da ölür.

Şuur, akıl ve ilim ile yapılan fen ve din etkinliklerinde bu temel ortadan kalkarsa, dini yorumlarla, vahiylerin ayrılığının unutulmasına; fenni teorilerdeki kavramların, kainattaki varlık ve olaylardan farklılığının anlaşılmaması eklenince, dini yorumlarla fenni teorilerin çelişmesi avamda KİTAP-KAİNAT çatışması şeklinde anlaşılmaktadır.

Bilim ve din adamlarınca açıklanan ilim ve kelam, yapılan çeviri ve yorumlar elbette tamamen boş bir hayal ve uydurma bir beyan değildir, maddi verilerin gerçeğinin ve lafızların manasının bir kısmını ifade eder. Bu ifade edilen kısım dahi bazen eksik ve yanlış olabilir.

 

Bu dışarıya ilişkin kusurun fazla bir önemi yoktur. Zamanla düzeltilir. Ancak düzeltilmesi zor bir yanlışlık vardır ki bu insanın içindedir. Bilgiye karışan sevgi ve ilgi yüzünden bilim ve din adamının yerinin ve konumunun aşırı abartılması ve yüceltilmesinin kutsanmasıdır. Bağlılığın gerçeğe feda edilmesidir. Bu yüzden de akıl yürütmenin durdurulmasıdır. Enbiya, asfiya ve evliya evrenin göz bebekleridir. Elbette onların bereketli dallarına bağlanacağız Hikmet ve ilim sahibi din ve fen adamlarımız yüksek akıl ve yüce ilimleriyle insanlığın karanlığını aydınlatan güneşlerdir. Elbette onların çekimlerine bağlanacağız. Fakat Peygamberler de dahil olmak üzere hiçbir insan hiçbir zaman beşeriyet mertebesinden uluhiyet derecesine ve yanılmazlık konumuna çıkarılamaz.

 

İnsanın onuru doğru söylemek ve doğru bildiği yoldan gitmektir. “Ya Rab! Bize hakkı hak olarak göster ve uymayı nasib et. Batılı batıl olarak göster kaçmayı nasib et.” Diye dua etmektir. Din ve ilim adamlarının yalanları olmasa da yanılma ve yanlışları olabilir. Aksi halde peygamberler ve veliler bize örnek ve öğretmen olamazlardı. Melek yada makine olurlardı. Dinleri yaşanılamazdı. Deneme ve yanılmalarımız olmaz. Olgunlaşamazdık. Bilim ve hukuk adamlarının kurdukları bilim ve hukuk yenilenmez yani düzeltilemez ve geliştirilemez. Kör ve boş bilgi, ölü ve donuk fotoğraf bırakırlardı. Araştırma ve geliştirmemiz bulunmaz. Bilimleri yaşatılamazdı. Yetkinleşemezdik.

 

Bu yaşanılamayan din

Ve

şu yaşatılamayan fen,

önyargı ve saplantı noktasında birbirlerine benzerler. İşbirliği ve işbölümüne gidemeyen gerici ve tutucu benzer yapılardır. Bu dinin fen, fennin de din üretmesine, birlikte tanık olan asrımız, bunun örneğini en iyi şekilde evrim-yaratılış kuramının savaşında, ibretle izliyor.

 

Çağımız da hala tasfiye olmayan bu yapılar, Türkiyede’ki eski partiler ve cemaat(tarikat ve fraksiyonlar) gibi. Partiler tarikat gibi çalışarak insanların dinlerine ve gönüllerinde yer edinirler , tarikatlar parti gibi çalışarak devlet ve dünyada yer tutmaya çalışır. Her iki tarafta üzerine düşen fonksiyonu sağlıklı ifa edip başarılı olmadıkları gibi aynı alan dört parti ve dört cemaat eşittir sekiz kargaşa ve kavga unsuru doğar. (Her ne kadar sağda ve solda ilerici ve yenilikçi yeni oluşumlar varsa da bunlarda resmi bilim ve sözde felsefeden nasiplerini almayı sürdürdükçe eskilerin rolüne soyunmaları mukadder görünüyor)

Böyle partiler ve sağ tarikat/sol fraksiyonlar gibi yaşanılamayan dinin ortaya koyduğu “kof fen” ile ve yaşatılamayan bilimin ürünü olan “kör din”, aynı alanda çalışan rakip firmalar gibidir. Durmadan çatışırlar. Rakip firmaların kaliteyle öne geçmek gibi fırsatı varken, din ve fen gibi ideoloji ve felsefeyi de bozan bu fesad yapıların kaliteli etkinlikte bulunma yetenekleri yoktur.

 

Bu çatışmayı daha iyi anlayabilmek için dine rakip olarak çıkan ve fenni kendisine angaje etmek isteyen tefekkürsüz ideoloji ve hikmetsiz felsefeye daha yakından bakmak gerekecektir. Böylece partiye ve fraksiyona yol açmayan (meslekleştirmeyen) bir devletin proje ve proğramı olmayan (meşrepleştirmeyen) bireysel salih ve salim etkin hikmet ve ideoloji ile Bir hipotez ve teoriye globalleştirmeyen (mezhepleştirmeyen) bir ekol ve doktrini totalize etmeyen (tarikatlaştırmayan) etmeyen kişisel sahih ve selim özgür tefekkür ve felsefeye karşı olmadığımız da daha iyi anlaşılacaktır.

 

İDEOLOJİ VE FELSEFE

 

Cenabı Hakkın Kelam sıfatının tecellisi olan Kur'an-ı Azimüşşan ile İrade sıfatının tecellisi bulunan Kainat Kitabı kaynakta bir iken, ilahi hikmet gereği varlık; kainat ve insan olarak ikiye ayrılmış bulunduğundan, “Din” ve “Fen” sahaları zahirde ayrı görülmektedir.

Bu nesneler ve kimseler yabancılığını kaldırmak, bütün varlıkları birbirine kardeş kılmak ve varoluşun iki ucunu (zerre ve ene) birleştirmek vazifesi ile gönderilen RESULLER 'in vazifesine karşı gelen Şeytan ve yoldaşları, (psik ötesi bir varlık (cin) olan Şeytanı, onun ego ve id kavramıyla şuurumuzun hemen altında yada dibinde bulunduğu gerçeğini modern psikoloji çok iyi betimliyor ve açıklıyor. Şeytanlaşmış insanlar, cinleri dahi yoldan çıkaran kötülük kaynaklarıdır. ) her iki temel sahanın yapısını bozup farklı işleyişler kazandırarak, tefekkürü fesat katıp hikmeti batıl bulaştırarak; “salim olmayan bir ideoloji” ÜRETMİŞ (sağlıklı bir hikmet de yadsıyamayız) ve “salih bulunmayan bir felsefe” TÜRETMİŞTİR)...

 

Bu çok karmaşık olan illetli etkinlikleri ve pek kompleks olan marazi faaliyetleri tahlil edebilmek için şöyle bir kategörize yapabiliriz:

 

Araştırma konusunu fenden alan fakat dini yöntem ve esaslarla çalışan “kof” fenden ibaret tefekkürsüz İDEOLOJİ. Fennin sol görüsünü bırakmanın neticesi olan bu müfsit toplum dizgesi olan sistemler, inancı usul haline getirirler ve totaliter devletler ortaya çıkarırlar. Uluslar arası arenada hukuku yanlı uygularlar. Özgürlüğü olmayan ve özdeşliğe saygı duyumayan bu sahte dinin semeresi mütecaviz AHLAK’ dır.

Araştırma konusunu dinden alan fakat fenni esaslarla iş gören “kör” dinden oluşan hikmetsiz FELSEFE. Dinin sağ duyusunu terk etmenin sonucu oluşan bu bozuk doğa düzeni, usulü inanç haline getirirler. Özdeşlik ve özgürlüğe verdikleri ağırlığa göre nisbi yada kutbi yarım bilim ortaya çıkarırlar. Bu sözde fen ukdesi sathi AKİDE’ dir.

 

Burada ayrımlanan fen ve din etkinlikleri felsefe ve ideoloji oluşumları tamamen teorik ve kurgusal olarak konulan çıkarımdır. Fakat gerçekle ilgisiz de değildir. Yaşayan fen ve din adına yapılan uygulamadaki yanlışları anlamak ve tarih sahnesinde ortaya çıkan felsefelerin ve ideolojilerin yetersizliklerine düzeltmek için verimli modeldir. Tam anlayabilmek için bu modelin görsel şemasını dikkatle incelemek gerekmektedir. Buradaki kuramsal ve kurgusal tanımlar, olgusal ve kılgısal bir gerçeklik olan resmi bilimin ve sözde felsefeyi eleştirebilmek yananda insanın inanç ve düşüncesinin illetli halini, beşerin teori ve pratiğinin marazi durumunu gösterebilmek yönünden faydalı bir tasarımdır. (şema= )

 

Henüz değişmekte ve gelişmekte olan ve bir fikir vermesi için sunduğumuz bu şemadaki kavramların kapsamlı bir tartışmasını yapmak ve örneklerinin ayrıntılı betimlemesine girişmek (organik bir ilim tasnifinin mevzuu ve reel bir bilim atlasının konusu olabilecek bu şema) yazının konusunu aşırır ve yazarın gücünü aşar. Birkaç örnek vererek geçeceğiz:

 

Mesela özgürlük konusunda (la-ikrahe/dine zorlamama)lik anlamında laiklikiği ( la-dinilik/dinsizlik) ele alalım:

 

Allah’ın ilminden indirilen ve iradesinden gönderilen din, insan tarafından özgür olarak üstlenilen sorumluluk ve sahiplenilen yükümlülük değil de ona zorlanan ödev ve dayatılan bir görev haline getirilirse, mümin (islam) ile insanın ayrılığının farkında değiliz demektir. Çünkü ilim ve irade sahibi olan insanı zorlamakla onu, kaldırılmaya edilgen bir nesne, bir çicek (bile değil çünkü onun sulanma hak ve hürriyetini tanıyoruz) saksısı mesabesine koymuş oluruz. Cenabı Hakk’a sevgi ve saygı ile muhatab olan müslüman ise ilim ve iradeyi sahibine terk etme güvenilirliğine erişmiş insan-üstü-insan olarak, zaten O’nu, O’nun buyruğuna uymaya ve zorlamaya gerek yoktur. Hatta o zorlamanızı lutuf, dayatmanızı ihsan olarak görür. Onun buyruğuna öylesine uyar ki O’nun adına konuştuğu zaman Hallac-ı Mansur, kellesini çekinmeden din ve şeriata verir. Bu “hürriyet-i şeriyye” uğruna İmamı Azam İslam Halifesinin kırbaçlarıyla ölür.

Özgürlük öyle yüksek bir ilkedir kişinin bireysel hayatında eğemen olduğu gibi toplumsal hayatta “Meşveret-i Meşrua” olarak yani demokrasi halinde kendini ortaya koyar. Fail-i muhtar (özerk etken) İnsan olan her yerde hürriyet kendini gösterecektir. Hatta hürriyetten uzak zannedilen fakat kendisi hürriyetin özü olan İbadette dahi özgürlük vardır. Çünkü özgür olmadıkça Yüce Yaradan ibadeti kabul etmez. Halis olmayan riyakar ve çıkarcı ibadeti sahibinin yüzüne çalar. Özgürlükten sonra daha emek ve ekmek, eşitlik ve kardeşlik, sevgi ve saygı, sağlık ve eğitim, bilim ve hukuk, çevre ve barış gibi dinin önem verip koruma altına aldığı hak ve hürriyetlere, değerlere gitmeye yazımız izin vermiyor.

Bu tefekkürsüz ve yarım kof ideoloji ve hikmetsiz ve yanlı kör felsefe etkinliklerin çürük ve bozuk ilke ve kuralları batıl inançları, batı ortaçağını uygarlığın ve bilimin ışığından yoksun bırakmış, asrımızı ise inançsızlığın ve sevgini karanlığına atmıştır... Biz müslümanları dünya mutluluğundan etmiş , ecnebileri ahiret kutluluğundan uzaklaştırmıştır.

(on yıl önce felsefeyi içerikli ve biçimsel bütün olarak reddediyordum şimdi içeriksiz olanı yani biçimsel olanı yani bilgibilim ve yöntembilim olmadan ne dinin, ne de fennin yapılamayacağına inanıyorum. İçerikli felsefelerin de “tek dine fakat sayısız felsefeye (ideoloji)” sahip özgür ve özgün gelecekte sağlam ve sağlıklı olarak kurulacağını umuyorum bilimdeki yeni anlayış ve şaşırtıcı buluşlar nano-enfo-biyo teknlojideki baş döndürücü gelişme , insanların düşünce özgürlüğünden aldığı ivme ile, bilgi toplumu ve hukuk devletinin tüm gerekleriyle gerçekleşmesiye, din ve felsefe çekişmesi, birbiriyle ters yönde giden kişilerin dünyanın yuvarlaklığından dolayı birleşmesi gibi, bu madde ve mana çatışması, hakikatın birliğinden dolayı mutlu ve kutlu bir kavuşmaya noktalanacaktır, diye düşünüyorum)

 

Fennin ve BİLİMİN yerine ikame edilen yarım fen aynı zamanda yanlı "Felsefe”dir. Araştırma konusu cüzi hakikatler olması gerektiği halde külli hakikatler hakkında konuşarak yetkisini aşmış, karşı tarafın hukukunu çiğnemiştir.

 

Ancak kategorik ve formel olmak yani içeriksiz ve biçimsel bulunmak şartıyla metafizik konularda da her bireyin kurgulama, tasarlama, düşünme hakkı “kendi adına” konuşmaya ve inanmaya hürriyeti vardır. Hatta bunun için fıtratan sorumlu şeriaten yükümlü olduğunu düşünüyorum. Ancak fen ve bilim adına elde edilen veri, yorum ve bilgilerle belli zaman ve mekan kesiti içinde yapılan sınırlı gözlemler alanında elde edilen başarılara dayanarak ulaşılan genellemeleri fizikötesi mevzulara dahi yayarak din ile boy ölçüşmeye kalkmak bilimsellik değildir. Diğer taraftan cüzi konularda dayanıIması yerinde olan fennin şüphe esasını, dini metinlerde de yürüterek bu yalan ve karalama boğulmak da bilim değildir.

 

Görülüyor ki, konu ve esasları birbirini tamamladığından (salt ve koşullu alanlara tam uyuşan sıdk ve şüphe yöntemleri sebebiyle ) uzlaşması gereken din ve fen etkinliklerinin yapı ve işleyişini, içerikli felsefe içindeki kör din yada biçimsel din içindeki kof felsefe yüzünden, "hikmet"in ve “tefeekkür”ün uzlaştırıcı rolüne aykırı olarak bu iki sahada uzaklaştırıcı faaliyet gösterir.

Dinin ve HUKUKUN yerine konulan yanlı "ideoloji", insanın sonsuzluğa ve külliyete olan ihtiyacını körleterek cüzi ve geçici dünya hayatına hasrı nazar ettirmiştir. Eline, moda gibi gelip geçen sosyal nazariyeler ve izmler vererek, beşeriyeti oyalamış ve geçmiş çağların vahşetini bir kerede kusan dünya savaşlarıyla dünya hırsının tokatını beşere yedirmiştir.

 

Diğer taraftan sadece dini ve imani meselelerde takınılması gereken iman ve teslimiyet tavrını müntesiblerine yerleştirerek dini taassuptan daha koyu fanatizme yol açmış ve insanlıktan hoşgörü ve kardeşliği silmiştir.

 

Asrımızda ideoloji iki önemli boyut kazanarak daha da yıkıcı olmuştur. Birincisi önceleri sadece dünya hayatına ait sosyal nazariyeler olan izmler, ahireti inkar eden komünizme dönüşmüş. (şimdi görüşüm değişti, ekmek ve eşitliğin ideolojisi sosyal demokrasi (Marksizmi) ile özgürülük ve kardeşliğin ideolojisi libaral demokrasiyi (Masonluk) insanın bedeninin ihtiyacı ekmek ile ruhun gereksinimi olan özgürlüğü koruyan, kolloyan, dengeleyen iki sosyal gerçeklik ve gereklilik olarak görüyorum. Çünkü Müslümanlık temel işlevi olan bu HAK VE HÜRRİYETLERİ koruyamadığı için, şeriat, fıtratın bu iki koluna müsaade etmiştir) İkincisi bu dinsiz ideoloji, devlet haline gelerek fert ve cemiyeti tamamiyle kuşatıp insanlığın dünya ve ahiret saadetini tehlikeye sokmuştur. Böylece devletin görevi olan milletin refah ve saadetini sağlamakta birlikte çalışması gereken ilim ve teknoloji ile din ve ahlak arasında düşmanlık doğurmuş, milletlerin ve medeniyetin bu ortak değerlerinin arasını açmakla da dünya barışını tehlikeye atmıştır.

 

Kısaca, hikmetsiz felsefe , zamanının bilgi birikimi ve vasıtaların teknik gelişimini suiistimal etmekle (gelenek ve yenilik ilişkisini yıkarak, bilim ve hukuku dondurarak) nazariyatı; tefekkürsüz kılmıştır. Tefekkürsüz kalan ideoloji de, cemiyetin hayati ihtiyacını ve devletin kanuni gücünü hevaya (mafya ve pornoya) teslim etmekle fiiliyatı fesada hastalıklı yapısı ile insanlığın teori ve pratiği arasındaki irtibatı yitirmiştir.

 

Felsefe insanı dalalete ve sefahate atan bir faaliyet gibi görülmesi onun tamamen içerikten sıyrılarak saygın yerini koruması gerektiğini gösterir. Elbette her insan gibi felsefecinin de içerikli konular hakkında düşünme hakkı metafizik yada ateist tutumda bulunma hürriyeti vardır. Ancak nasıl bilimsel nesnel konularda bilim adamı kanun haline gelen kuramı, kendisinin adıyla anılsa da, gözlemlenen ve denetlenen bu buluş insanlığın ortak ve genel malı haline gelir. Felsefede ise tam teresine a priori (kabli) düşünen ve analitik (tahlili) çalışan düşün adamı olan felsefeci içerikli konularını umum hikmet adına, genel felsefe namına ileri sürememeli, diye düşünüyorum... -- Olsa bile bunun yerini belirlemek ve adını koymak için ilim ve marifet gibi hikmet ve tefekkürün ortak ve genel tanımlarının yapılacağı zamanı beklemek gerekecek gibi görünüyor-- Evrene ve insana ilişkin bütün içerikleri kendi adına sistemli olarak düşünebilir, hatta inanabilir. Ama felsefenin asıl işi daima yöntemdir, diye düşünüyorum... hikmetin yegane tasası tefekküre ilişkin ölçü ve kuralların oluşturulması, düzeltilmesi ve geliştirilmesi olmalı diye diyorum.

 

DİN VE FEN İLİŞKİSİNİN NETİCELERİ

Din ile Fenlerin alanlarını betimledikten ve yöntemlerini açıkladıktan, doğal ve normal yapı ve işleyişlerini ana hatlarla belirttikten ve tarihi seyir içinde bu iki etkinliğin işbirliğini önleyen bozuk yapıları olan yarım (bilim)in meyvesi hikmetsiz (eylemsiz-amaçsız) felsefe ve yanlı (din)in ürünü tefekkürsüz (düşüncesiz-anlamsız) ideolojiyi kısaca anlattıktan sonra bu fen ve dinin karşılıklı ilişkilerinin sonuçlarını satırbaşları halinde değinmek istiyoruz.

 

İki temel sahasının yapı ve işleyişini ele alırken gördük ki çelişki içerisinde olan Kur'an ve Kainat değil, bu kaynakların ilişkilerini işleyen Kalb ve Akıl ile yapılan dini yorum ve fenni teorilerdir.

 

İlahi kelamlardan (yapıt/ayat) ve kevni eserlerden (yapı/asar) insanın istifadesi sırasında ve sonrasındaki bu çalışmalarda, fertler ve kavimler, medeniyetler; işlenen kaynaklara uygun usuller (yöntemler) kullandıklarında ve araştırılan konularla uyuşan esaslardan (kurallardan) hareket ettiklerinde müspet sonuçlar bereketli ürünler almışlardır. Aksi halde olumsuz yapılar, oluşumlar ve etkinlikler (anomaliler) ortaya çıkmış bunlarda rekabetler, ihtilaflar ve düşmanlıklar doğurmuştur.

 

Dini yorumlarla fenni teorilerin ilişkilerinde ortaya çıkan bu olumlu ve olumsuz durumları ele alırken önce Dinin ve dini yorumların, fenni teoriler üzerindeki etkileri, sonra da fennin ve fenni teorilerin, dini yorumlara olan tesirleri başlıklar halinde kısaca şöylece dizmek mümkün olacaktır.

 

 

DİN’DEN FENN’E TESİRLER

 

TEŞVİK (TEMELLER)

 

# Dinin kaynağı olan Semavi Kitap ve Sahifeler, fenlerin doğuş ve gelişmesinde, akıl motoru için bujilik yaparak harekete geçirdiği gibi teknolojik gelişmede peygamberlerin attığı temellerle yükselmiş ve Kur'an-ı Muciz-ül-Beyan'da bahsedilen mucizeler ile de ilim ve teknolojiye yüksek hedefler gösterilerek teşvik edilmiştir. Kitap, ilme beşik; nebi, medeniyete baba; din, medeniyete öncü; şeriat, kemalata hoca olmuştur.

 

Mesela fennin temeli olan aritmetik ve geometrik esaslar Mısır medeniyetinde Oziris, Yunan medeniyetinde hermes olarak tanınan İdris Aleyhisselamın sahifelerinde meknuzdur. Keza yazının ilköğretmeni da yine bu peygamberdir. Kur’an-ı Azimişşanda ulaşım ve iletişimin yüksek örneklerine, peygambelerin kişisel bireysel mucizeler şeklinde özendirilen ileri teknolojiye, insan türünün toplumsal başarıları olarak işaret edilmiştir.

 

TERGİB (TEZLER)

 

# Dinin tebliğ usulü ile bize bildirilen vehbi ilimlerde, ilim ve teknolojinin ancak seneler süren kesb ve çalışmalarıyla elde edilebilecek ilmi ve fikri tezler saklıdır. Mesela atom (zerre) teorisini Müslümanlar bu yüzden batılılardan önce bulmuşlardır. Hatta zig-zag öğretisi günümüzde de, başta Max Planck’ın kuantum teorisi olmak üzere köşe başı bilimsel kuramların temelinin de kuramların HIZIR Aleyhisselamın tezkireleriyle atıldığını ileri sürmektedir. Bu konuda ayrıntı Http://www. adresinden alınabilir.

 

 

Dinin fenler üzerinde müsbet tesirinden başka, dini metotların fenni araştırmalarda kullanılmasından çıkan menfi etkilerde söz konusudur:

 

TAKLİD (SKOLASTİZM)

 

 

# Diğer taraftan, özellikle batı ortaçağında, fennin cüzi konularında din adamlarının yanlış olan genellemelerini toplayan eserlerine, kutsal kitap zihniyetiyle yaklaşılması -yüzünden, her şeyi otoritenin sözlerinde arayan skolastik zihniyete dini ve fenni konuların karıştırılması sebebiyle fenden alınacak sonuçların dinden istenilmesi yol açmıştır. Maalesef ortaçağın bu tefritine karşılık resmi bilim pozitivizm adına ifrata giderek gönlü ve kitabı diskalifiye etmiş, insanı ve dini devre dışı bırakmıştır.

 

TAASSUB (TUTUCULUK)

 

# Taassub yani aşırı muhafazakar ve marazi salabat, sadece dinden kaynaklanan bir özellik olarak bilinir. Fakat taharri ve tefekkür dinlenmiş fen ve ideolojileşmiş felsefe ile yapılırsa taassub daha belalı ortaya çıkıyor. Dini taassup öte dünyaya ilişkin olduğundan bireysel kalarak vicdanda haps oluyordu. Fakat bu taassup bu dünyaya ilişkin olduğunda toplumsal bir yansıma bularak insanlara tek tip (benimsenen) hayatı dayatmaya vardıran saldırgan bir tutucu baskı haline alabiliyor. Şimdi çağdaş insanın hali yaman; bir taraftan eskiden kalma dini taassup (tefrit) bir taraftan da yeni dinlerden (kapitalizm ve sosyalizm ideolojilerinden) kaynaklanın istibdadı (ifrat) eklersek ortadan giden hadd-ı vasatı bulmamız, istikamette yürümemiz zorlaşıyor.

Özellikle asrımızda, bırakın içerikli ve yanlı felsefeyi, resmi bilim dahi, fenni araştırmaları da dayanılması gereken metodik şüphe esası yerine dini bir tavır olan sıdk yöntemini ve iman esasını uygulamasından; ilmi çalışmalarında, örtülü de olsa ideolojik taraftarlığı benimsenmesi yüzünden, teoriyi desteklemeyen birçok bulgulara rağmen ilim adamına yakışmayan bir inat ve taassupla ideolojik ve felsefi teorilerin desteklenmesi böyle bir isabetsiz yaklaşımın mahsülüdür.

 

Mesela Evrimcilerin dini tutuculuğu andıran taassubu. (Yaratılış ve Evrim konusundaki münakaşalarda görüşüm değişti mesela, “türlerin ortaya çıkmasında yaratılışı fakat silinmesinde evrimi” esas alamaz mıyız ? Bu karşıt kuramlar ile savaşmak sözde felsefe ve resmi bilimin işi, ama olgusal doğruluğunu ve araştırmasını çalışkan, özgür ve cesur bilim adamının işi. Ancak toptan kabul ve toptan redd mantığından dolayı belki çatışma daha çok hoşumuza gidiyor)

 

FEN’DEN DİN’E TESİRLER

 

TEFSİR (YORUMLAMA)

 

& Fennin kaynağı olan Kainat kitabı, fenni çalışmalar sayesinde geliştirilen teknik cihazların duyarlılığının artırılması ile daha da ayrıntılı okunur daha da incelikli ölçülür hale gelmiştir. Bu gelişmelerle hatası azaltılmış fenni teoriler, dini metinleri daha açık yorumlara kavuşturur olmuş. Mesela dinin zaman ve yaratılış kavramlarına açıklık kazandıran izafiyet ve Big-Bang teorileri, ışık hızı ölçümüne ve elektromanyetik spektrumun yapısının bilinmesine bağlıdır. Ancak böyle teoriler, dinin külli hakikatına karşı çıkamayacağı gibi bu geçici ve parçalı gerçek, desteğe ihtiyacı olmayan dine delil ve payanda dahi yapılamaz. Çünkü iman, ilim adamlarının kainat kitabından yaptığı teoriler ile dindarların kutsal kitaplardan çıkardığı yorumların "uyuşması" ya da "uyuşmamasının çok üstündedir. İlim ve teknoloji, Aristo, Newton ve Einstein'den beri üç köklü devrim ve değişiklik geçirdiği halde Kur'an-ı Müciz-ül-Beyan'ın bin dört yüz senedir taptaze ayakta durması bundandır. (Çünkü halkın anlamayacağı bilimsel ayrıntıyı vermemek... zira geçmiş ve geri teknloji bunu anlamaz, açık olmadığından inkar eder. fakat ilim adamının alacağı genel yasaları içeren örnek ve hikayeler vermek ... çünkü ilahi hitabın muhataplarının çoğu idraki somut misal ve maddi model üzerine dayalı safdil realite insanıdır) beşeri aciz bırakan ve “bütün zamanlara” hitap eden “İlahi Kitabların” şiarıdır.) Şu da var ki zaman geçtikçe fenni teorilerdeki hatalar arındıkça hakka daha çok yaklaşıldığından "uyuşma"ların sayısı giderek artmakta, bu da avamın imanını güçlendirmektedir.

 

TAVZİH (AÇIKLAMA)

 

& Fennin fertlerin, milletlerin ve medeniyetlerin dayanışması ile elde ettiği bilgi ve tecrübe birikimi, geçmişte gizli kalan pek çok kanun ve olayları şimdi açığa çıkarmış, bu sayede Kur'an-ı Muciz-ül-Beyan'ın kainattaki varlık ve olaylardan bahseden ayetlerin anlaşılması ve yorumlanması imkanı doğmuştur. Mesela her şeyin çift yaratılmasını açıklayan parite teorisi ile “HALK-I EZVAC” ayetlerinin bilimsel açıklaması uyuşması calib-i dikkattir. Zıddıyet (anti) , beyniyet (kontra) , gayrıyet (opozite) ve şef’iyyet (düalite) kavramlarının fizik ve psik alanlarda paralel ve simetrik yapı ve işlev çiftlerden kurulu, kurgulu ve kuramlı bilimin ve evrenin ikizliğinin ve ikiliğinin yanı sıra Kur’an-insan-Kainat yumağının çözülmesinde, önümüzde biriken görünen iki bin yıllık birikim gerekli ip uçlarını vermektedir. Bu güne değin, düşüncede, dilin ve dinin, evrenselleştiği ve özdeşleştiği bu kadar bir çağ her halde olmamıştı.

 

İSTİBDAD (TAHAKKÜM)

 

& Diğer taraftan fenlerin sınırlı gözlemleriyle ulaştıkları genellemeler, ne kadar doğru ve kati görünürse görünsün, mutlak bir hakikat gibi ile ileri sürülerek ortak inançlar haline geldikleri zaman, dinin naslarını dahi kendilerine tabi kılacak kadar tehlikeli hale gelirler.

Mesela geçmişte, şimdi elimizde bulunan uygun (kesin değil) bulgular ve deliller olmadığından dünya bize dönmüyor görünüyordu ve bütün kainatı güneş sisteminin yedi gezegeniyle sınırlamıştık. Bunun için eski Yunan felsefesinin yer merkezli Batlamyus teorisi, Dindeki yedi kat sema nassının yorumunu daraltarak batıda kısmen bizde din-ilim çatışması vehmini doğurmuştur.

 

Dini doğmalar gibi fenni paradigmaların inad ve istibdad ile bir tahakküm ve tasallut aracı haline getirilmesi dinin ve bilimin ortak yatağı olan tefekkür hastalığı ve takdir, tahmil ve tasarruf marazı, tasavvur illeti, tasdik hastalığıdır. Ayniyetin ihmali hürriyetin suiistimalidir. Enaniyetin belası nefsin hevasıdır. İnsanın kasrıdır. Bunun için fenni ve dini suçlamak yanlıştır. Aslında içtimai hayatımızı kasıp kavuran bu önyargı (hükm-ü peşin) ve saplantı (fikr-i sabit) sapaklık (dalalet) ve sapıklığın (hayasızlık) atası olan taassup (tutuculuk) ve istibdad (baskı) dan dolayı insan ilimleri ve evren bilimlerinin el ele verip düş ve iş güçlerini birleştirip toplumun bireyi koruyacağı insan haklarını ve hukuk devletini gerçekleştirmek , bireyin topluma katkıda bulunacağı bilgi toplumu etkinleştirmek için gereken çarelerin ve önlemlerin alınması için yardımlaşmalı ve dayanışmalıdırlar.

Din ve fen, terbiye ve idare, ahlak ve akide, hars ve ümran, ideloji ve teknoloji, birey ve toplum, millet ve devlet hasılı topyekün medeniyet el ele verip bu hastalıkları iyileştirmek yerine birbiriyle savaşması yanlıştır.

 

 

 

RAYB (CEHALET)

 

& Keza, fenlerde kullanılan şüphe ilkesi, bilinçli bir halde kullanılmazsa zihinlerde doğan tereddüt alışkanlığı hastalık haline gelerek metodik vasıta olmaktan çıkar. Septik (kuşkucu) bir zihniyetle ve agnostik (bilinmezci) ilim yapılmadığı gibi dini etkinlikte söz konusu olamaz. Bilimsel şüpheden farklı felsefi bir yol olan Akıl ve akılcılıktan vazgeçen, Hakikatten ve gerçekçilikten uzaklaşan bu yaklaşım, aslında, din karşısında tutunulacak en elverişli bir yoldur, hatta en akıllı bir çözümdür... Böyle hastalıklı bir zihniyet ile dini meselelere eğilmek dahi imanın zaafına ve giderek kaybına yol açar. Bu da fennin din üzerinde başka bir olumsuz etkisi.

 

Mesela metodik şüphenin kullanılmaya başladığı fenlerin gelişmesinden sonra, kuşku ve duraksamanın kontrolden çıkmak suretiyle yöntem ve araç olma vasfını yitirerek, dine lakaytlığın artması ve bunların çoğunluğunun "aydınlar" olması bir tesadüf olmasa gerek. (Ek-8)

 

S O N U Ç

 

Fen ve Din sahalarının, Akıl ve Kalb ilişkilerinin bu kısa inceleme denemesinden şu sonuç çıkarmıştır ki, meselelerimize tek taraflı bakma devri kapanmıştır.

Yeni dünyada sadece fenni ya da sadece dini bilgilerle donanmış, geçmiş kalıntısı olarak yerini alan, yarı kalite sınavı ve başarı yarışmasında yer yok...

Şimdi ancak inkar karanlığından çıkmış ve taassup bataklığından kurtulmuş hakiki aydınlar, ilim ve fazilet yolculuğuna devam edebilecektir. Çünkü ancak böyle tam ve entegral insanlar, hakikati her yönüyle görebilir akıl ve kalbini birleştirerek fen ve dini uzlaştırabilir.

Nitekim bu incelememizin ışığı olan ve düşüncemizin aydınlığı bulunan İmamı Nursi’nin (R.Anh.) yeni hikmetin pusulası olacak şu Kur’an’i sesi ve üniversel sözü bu kanaatimizi doğrulamaktadır:

"HAYATIN BEKASI, İMANIN VE SIDKIN VE TESANÜDÜN DEVAMİYLEDİR. VİCDANlN ZİYASI ULUMU DİNİYEDİR, AKLlN NURU FÜNUNU MEDENİYEDİR. İKİSİNİN İMTİZACIYLA HAKİKAT TECELLİ EDER. O İKİ CENAH İLE TALEBENİN HİMMETİ PERVAZ EDER. İFTİRAK ETTİKLERİ VAKİT: BİRİNCİSİNDEN TAASSUP, İKİNCİSİNDEN HİLE VE ŞÜPHE TEVELLÜD EDER."

 

 

 

Konuya ilişkin tartışmalar, din-fen ilişkilerine dair TARTIŞMA başlıklı yazıda yapılmıştır. Din ve fen ilişkilerinin daha iyi anlaşılması için s=alanyöntem s=iliskitsnf s=fendinanomali başlıklı dosyalara bakılarak yöntembilimsel grafik şemaların incelenmesi yararlı olacaktır. Yöntembilime ilişkin kurumsal açıklamalar http://www.method.hey.to adresinde bulunmaktadır.

 

 

E K L E R_________________

E-1 1

Fakat insan bu idraki ve iradi faaliyetlerini akıl ve ilim ile sürdürüp başkalarına aktarırken DİL 'i kullanmak zorunda olduğundan, fennin kaynağı kainattaki (HAKİKAT) ve KUVVET’i ile dinin kaynağı (HAKK) ve KİTAB 'ı aynen değil ancak çevirerek yansıtır.

Yapılan işi, yani alemin (kevn) olgularının tavzihini (muta – (veri) - data diyelim) ve ayetin (kitap) sözlerinin tasrihini (hibe – (deme) - done diyelim) bilgi işlem kavramlarıyla metaforik olarak yansıtmayı deneyeceğim. Fakat kafanızın karışmasını istemiyorsanız atlayıp geçin:

Bilgi işlemin dört unsuru vardır. Yazılım, Donanım, Makine ve İnsan. Yazılıma (KALEM/proğ.dili kural ve işl.sist komutları) ilişkin lojik faktörler; alfabetik ve nümerik karakterler ve matematik operatörler. Yani deyimler ve değiştirenler. Donanıma (LEVH/Merkez-çevre birimleri) ilişkin fizik faktörler; pattern ve koda ilişkin empuls düzeni ve pozitif ve negatif devrelerin düzeni. Yani değişken ve değer. Makine (Levh/Kalem/KİTAB) belge yada bilgi sayar bir diyağram, İnsan (beyin-cesed/HİTAB) ise ideo-teknik sınav ve yarışta olan bir proğramdır. Öğelerin en etkin ve özgürü insandır. Diğerleri insanın yetilendirme ve yetkilendirmesine göre alt sıralarda yer alırlar. İdeal durum, en uygun bileşende bulunarak ve en verimli bileşkede yürüyerek düzen durumunu (entorpoisini ) (sıfır) da akımı hızını (zamanını) (hazır) da tutmaktır. Bunun için yazılım değişkenlerine değer katıp çevirerek (kodifike) ve donanım deyimlerini değiştiren ile değer verip dönüştürerek (modüle), insan, “kainat” donanımı ve “KUR’AN” yazılımını bütünleştirme gayretleriyle “oku” ve “yaz” komutlarını iktisat ve adalet içerikleriyle çalıştırmalıdır. Ezeldeki Ayan ile Ahir deki Beyan birbirini tutuncaya kadar insan okuduğu ESMA ile İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin hakikatını açmaya ve KADER’i anlamaya çalışıyor. Çağımızın gelişmeleri insanın bu yumağı açacağını müjdeliyor. Kısaca belirtileri işleterek ve iletileri işleyerek yani verileri sağlam betimliyerek, sağlıklı indirgeyerek, yansıtmak ve demeleri doğru ve gerçek bilgilerle açıklayarak ve iyi ve güzel değerlerle yorumlayarak aktarmak hasılı mü’min ve kafir her insan, “Hakkı” ve “Hüsnü” anlatmak dileğinde “Kemal” ve “Hayrı” kazanmak umudundadır. Ama başarır ama başaramaz bu ayrı konudur.

Hatta değil başkalarına aktırıp anlatırken kendisi dahi algılar ve anlarken simge yükleme ve imge çözme işlemi içsel olarak daha ince ve rafine olarak sürmektedir ki bu insanın öğrenmesinin doğrudan bilme şeklinde değil de dolaylı olarak bir göstergeye ve görüngüye dayalı olarak tanıyıp bilme yönünün bir tezahürü olsa gerek. Bu görüş, düşünmenin iç-sel konuşma olduğunu ileri süren kurama ait. Fakat tartışma konumuz bu “düşe-getirmeler” değil. Biz dile-getirmeler üzerinde duracağız.

 

 

Ek-2 2

(Fen, dar anlamda matematik temelli FKB (Fizik-Kimya-Bioloji) evren bilimlerini kapsar. PSL ise metoforik temelde ele alınır. Bu durumda fen değil ilim yapılıyor, demektir. Evren fenleri ve İnsan ilimleri. Fakat ayni matematik yani FKB temeli üzerinde PSL (Psikoloji-Sosyoloji-Linguistik) insan bilimlerini de inceleme başladığı zaman orta anlamda fünun ortaya çıkar. Ama birde metaphor bir temelle evren ve insan bilimleri ele alındığı ve bu ilimlere akılla bir biçim verilmeye başlandığı zaman geniş anlamda fen yapılıyor demektir. Bilgibilim ve yöntembilim bu disiplinler ve ilimler arası ilişkiyi açıklığa kavuşturabilir. Ama içerikle uğraştığından ve ideolojik etkiden sıyrılmadığından başaramıyor. İnsan inanç ve nas zannettiği önyargı ve saplantılarından kurtulamıyor; alandan alana atlamada dengeyi kuramıyor, yöntemden yönteme geçişte uyumu kuramıyor.

İşte bu nokta da din, felsefe, bilim etkinlikleri birbirlerinin yerine geçerek yekdiğeriyle çatışabilir. Bu kim yaparsa yapsın beşeri bir etkinlik yapıyordur ve insan gibi eserleri fani olduğundan bu doğal düzen kurguları ve toplumsal dizge kuramları zamanla eskiyorlar. Örneğin içerikli (sözde) felsefelerin argümanlarının durmasıyla, din haline getirilen ideolojilerin, zamanla değişen ve gelişen çare ve çözümlerinin donmasıyla, bu din benzeri eskiyen gelenek kaziyeleri çöküyorlar. Çünkü sadece terkibi (içerikli) somut bilim ve tahlili (içeriksiz) soyut felsefeyle ile kurulduklarından zamana, hayata ve hakikata dayanamıyor eskiyor ve yıkılıyorlar.

Parapsik ve metafizik uçları olan ve salt alana açılan dinin Gaybi (imani) alanını; hem problametik ve koşullu bilimin görünen ve gözlenen (müşahede) alanından hem kategorik ve biçimli felsefenin düşünülen ve kurgulanılan alanından (muhakeme) ayırmazsak ve bununla birlikte aralarında bağıntıları bulmaz ve ilişkileri kurmazsak, içinde bulunduğumuz tatları alışkanlık yapan yadları alışkınlık veren dünyamızı, evrenin bütünü saymak yanılgısını sürdüreceğiz demektir... Belki de yöntembilimin ilim ve imanı birleştiren, müşahdeyi ve muhakemeyi bütünleyen ve geleneği ve yeniliği barıştıran bakışıyla bu ilişkili alanlar arasındaki bağıntıyı kurmak bu yüzden işimize gelmiyor.

 

 

Ek-3 3

Buna şuhud”dan gayba “geçmek”(İMAN), imkan”dan vucub”a “çıkmak” (İKAN), koşullu alandan salt’ “yükselmek” (YAKİN) diyorum. Tırnak içine alınanların (fenomenolojik parantez değil) maddi ve hakiki anlamlarının ötesinde manevi ve mecazilerinin anlaşılmasını kavramak için düşüncenin bilgi katmanları kuramının (üst-diller) kabulünü ve “yevmi-fen-felsefe-din” önerisinin tanınmasını gerektirir.

 

Alan farklılıklarının anlaşılmasına yardım etmek için latifelerin nicel ve nitel yapı ve işleyiş modelinden kısaca bahsedeceğim.

İnsanın SADR’ı, ondan çıkan HASILA’sından anlaşılacağı üzere oldukça kalabalık bir yer; sensual (toz) duyum (NEFS) yani acı-tadlı haz olaylarının cereyan ettiği duyunç; emasyonel (köz) duygu (KALB) yani sevgi-saygı ilgilerinin kümesi olan sevenç; intellektüel (töz) düşünce (AKIL) yani düşünce kavram ve tanım alanı olan bilinç; motivasyonel(söz) dilek (RUH) yani arzu, talep, tercih, karar, seçim, dilek ve istek gibi etkinliklerin bulunduğu üst katman istenç; ve bunların hepsini içeren ŞUUR (tanınç) (demek ki şuur sadece bilinçten ibaret olmadığı gibi onun altı Froid’in kurguladığı gibi iğrenç ve korkunç değil) yaptığı daha doğrusu ağırlıklı olan latifeye göre bazan akıl, ise, bazen kalb, bazen ruh, bazen vicdan bazen nefs-i natıka, bazan vicdan, bazen nüha, bazen fuad, bazen lüb, bazen zihin, bazen mantık, bazen, meşiet, bazen irade, bazen idrak, bazen ihtiyar.... olarak adlandırılır. Latife-İslamiyet Rabbani olan SIRR ise, insanın bütün bu manevi yanının kökeni olan öz ve gözdür. Bunların nitel yanları ve nicel kapsamlarıyla koordinatik eksenlerde adresleyip tanımlamak ve yapılan bağlamların grafik bağlantılarını göstermek isterdim fakat bu da konu dışına çıkarırdı. Görüldüğü ve örüldüğü gibi “çok anlamlılık”, maddiyattan daha çok geniş ve derin boyutları olan, görünen türlülük ve tekillilikten daha zengin ve çeşitlilik barındıran maneviyatı dilek getirmek isteyenin belini büküyor.) örneğin kalb; GENİŞ (akıl), DAR (fuad) VE ORTA (vicdan) anlamıyla daha ortak bir kurulup tümel olarak tanımlanıp nesnel olarak kanıtlanmadığından, daha doğrusu dilegetirebilirlik henüz istenilen seviyeye ulaşamadığından, din bilimlerinde yeterince nesnellik sağlanmıyor. (aslında eğemen paradiğma, yerleşik doğma ve küresel akamedi-medya; metafiziği üniversal alandan aforoz ediyor nere kaldı tez koyalım ve ortak dil bululam) Belki manevi bilimlerini, teknik bilimler gibi profesyonel olarak tek anlamlı, ortak tanımlı ve evrensel yasallı yapamayız ama amatörce denemeye değer. Sırf bilim ve sofistike gayretle yapılan münferid yapılan çalışmalar doğma ve paradiğmaları zorlayacak ve yerine geçecek hale gelecektir. Diye düşünüyorum. Belki “her şeyin ölçüsü olan insan”ın “pençere”lerinin farklılaşması alanların ve evrenlerinde farklılışmasına yol açıyor. Bu görüş yeni değildir. Antik Yunanda filozof Protoğras’ın garibime giden yukarıdaki sözü ve hadis addedilen “Nefsini bilen Rabbini bilir, Rabbini bilen nefsini bilir.” Sözüyle ne kadar uyuşuyor. Ağırlığını evren bilimlerine vermiş günümüz resmi bilimine aykırı ve sözde felsefeye ters gelen bu görüş bir gün resmi bilimlerin çalışmalarıyla desteklenebilir. Hatta onunla da birleşebilir.

Evrensel bir yasa ile Tez ve antitezle senteze ulaşmak böyle gerçekleşmi yor mu ?Cihanşumul bir vakıa olarak Gelenek ve yenilik etkileşimi hep böyle olmuyor mu ?)

 

 

Ek-4 4

Buna elbette benim AMATÖRCE yaptıklarım ve yanlışlıklarım haydi haydi dahildir. Hiçbir RESMİ otoritesi ve AKEDEMİK yetkesi bulunmadan sıradan bir müslüman olarak sadece öneriyorum ve deneme yapıyorum. Anladıklarımı ve anlattıklarımı önce akıl ve ilimle değerlendiriniz sonra en yüksek hakem ve yetke olan kitap ve sünnetle denetleyiniz. Zaten baştan sisteme karşı olmakla başkalarını bağlayan içerikler, değişmeye mahkum bilgiler verme sorumluluğundan kurtulduğumu düşünüyorum.

Yaptığım sesli kurgulamadan ibaret bir denemedir. Yöntem konusunun ağırlığına bir çağrıdır. Yöntem tasasını taşıyanlarla birlikte çalışmaya dilemekten, geometrik ve şematik düşünmeyi önermekten başka bir amacım da yoktur. Ulusal kalkınmaya bir taş, hukuk devletine bir sayfa, bilgi toplumuna bir veri hazırlamakla bireysel katkı işlevini yerine getirmektir.)

 

Ek- 4.4 4.4

Bilimsel çalışmanın yada fenni sonuçların aklın ölçüt ve ilkeleriyle çeliştiğini yada kitabın açıklama ve kurallarıyla çatıştığını düşünen olabilir. Ancak bu kültürel bir eleştiri ve tartışma konusu olabilir. Bu çelişme ve çatışma düşüncesi kanımca, birey yada bir gurup tutumudur. Öznel ve kişisel bir seçimdir. Yoksa nesnel ve genel bilim insanın ortak aklına ve müşterek vicdanını dayanır. Eğer böyle olmasa idi, bilimsel etkinlik; iki bin yıldır, üç büyük devrim (Aristotales-Newton-Einstein’in evren telakki ve tasvirleri) geçirdiği hale bilim, felsefe ve din hala birlikte ve bir arada varlıklarını sürdürüyorlar. İnsanların özdeşlik ve özgürlükleriyle bu etkinliklerin ürünlerini , herhangi bir doğal felaket ve toplumsal bir helaket olmazsa kıyamete kadar giderek arındırarak ve düzelterek, geliştirerek ve yetkinleştirerek sürdürecekler, görünüyor.

Örneğin evrenin ya kara delik halinde çökerek veya dağılarak, entropisinin artarak bir ısı ölümüne gitmesinin kanıtlanması ile kıyamet , sadece dini bir ihbar değil, artık bilimsel bir tespit oldu. Keza her türlü maddenin yarılanma ömrünü sahip olduğu, hiçbir nesne ve kimsenin BEKA’sının bulunmadığı, yaşamın en uzunun 35 milyar yılla maddenin en kararlı parçacığı nötronunki olduğu anlaşıldı. Halbuki eski masa başarı içerikli felsefe ve din savaşlarında, maddenin ezeli olup olmadığı tartışılıyordu. Bu da gösteriyor ki bilim, felsefe ve din etkinlikleri gelecekte yardımlaşma ve dayanışmalarını artıracaklar.

Bilimsel ve onun uzantısı olan teknolojik etkinlikte, bir yandan bilgi ve tecrübelerimizi artırırken öbür tarafta araç ve gereçlerimizi geliştirirken giderek kapsamı genişleyen genellemelere ulaşmaktayız. Bu gün kürreler evrenini açıklayan (gerçekte betimleyen) izafiyet (belirli rölativite) zerreler evrenini açıklayan (aslında tanımlayan) kuantum (belirsiz frontalite) iki ayrı istikamete yönelir görünmektedir. Ama bu determine ve istatistik dünyayı birleştiren “her şeyin kuramı” tasarlamak kuramsal bilimin bir hedefi ve idealidir.

Aksiyomatik bir temelden kalkan bilimden başka bir şey de beklenemez idi zaten. Lojiko-matematik bir hakikatla çalışan bilimin doğasında böyle bir taban konulabilir mi bilmiyorum ama bu “birlik” hedefi ve “bütünlük” ideali bana Sokrat’ın birlik ve iyilik ideasını hatırlatıyor. Fennin içinden çıkıp geldiği dini toptan kabul ve toptan redde dayanan dini hakikati çağrıştırıyor. Belki bu birlik ve bütünlük, fennin merakını tüketmek ve kuşkusunu bitirmek anlamına gelir ki bu onun varlığını sürdürememesi demek olacaktı. Belki fen, negatif kuşku ve belirsizlik / parçalılık kutbundan, pozitif kesinlik ve belirlilik / bütünlük kutbuna açan devim ve etkinliği ile doğru bir iş yapıyor.

İşte felsefe hem bilimin kökeni ve kaynağı gibi sorunları araştırmak, hem bu bilimsel hakikate yol göstermek ve onu disipline etmek, hem bu idealin gerçekleşmesinde katılmak veya katkıda bulunmak yada katılmıyorsa eleştirilmek ve tartışmak suretiyle yardım etmek felsefenin/hikmetin asıl görevi olması gerekirken onun bilimin yapacağı işleri spekülasyonla yapmasının doğru olmadığı anlaşıldı.

Ancak fenlerle ortaya konulan kuramlar ve genellemelerde kesin ve değişmez bir gerçek olarak ortaya konulamaz. Zaten her zaman tam ve değişmez olana ulaşamadığımızı; fenlerde çözülen her bir soruya karşılık, onları katlayarak çoğalan yeni çıkan sorular ispatlamaktadır. Zira mikro ve makro kozmos da ayrıntı ve genişliği daha da incelen ve büyüyen yeni alemler karşımıza çıkar.

 

 

Ek-5

(Mim.siz medeniyetin eski çağların vahşetini bin beter bir deşhetle bir defa kusan dünya savaşları, avamı sömürmesi, kadını kullanması, havası bozması, çevreyi kirletmesi, insanı yabancılaştırması bütün bu sorunlar; Bütünsel bir Antopoloji olan İmana ve Büyük bir Hümanizma olan İslama gerek duyuyor, İmanın ve islamın bir sonucu olan SELAM/BARIŞ’a ihtiyacını ortaya koyuyor.

Bu barış, bütün ticaret ve siyasetlerin kökenine inerek, teknoloji ve ideoloji yarışının özüne dönerek fen ve din arasını düzeltmekle mümkündür. Bu düzeltmeye de, aydının kendi dinine olan düşmanlığını bırakarak, dindarın, dinsizin de en az kendi kadar özgürlüğü olduğunu hatırlayarak, resmi bilimin metafiziğe olan önyargısını terk ederek ve sözde felsefenin akla mutlak güven saplantısını bırakarak, batının bilimsel bir tavırla, tarihi biliminin ilkeleriyle, otantik tek dini belge olan KUR’AN’ı incelemek ve araştırmakla, doğunun meşveret-i meşrua ile istibdat ve baskıyı yırtıp, hürriyet-i şer’iyye ile taassup ve gelenekten kurtulup Kur’an’ın bilgisine ve buyruğuna başvurmakla başlamaları gerekmektedir.)

 

Ek-6

Demek ki, Lisan ile açıklanıp nakledilen standart herhangi bir fenni ibare (MENKULAT) ya da özgün keşif ve icad (MEKŞUFAT) bu ferdi görüş; müterakim meksubat, bedihi mahsusat ve zaruri makulat ile birlikte kurulur.

(MAHSUSAT) (A Posteriori / Bad’i-Sonsal) denilen bizi kuşatan maddi çevrenin unsur ve hadiselerinin duyum ve aletlerimizde bıraktığı iz ve izlenimlerin hissedilip ölçülmesidir. Muta müşahedeler ve mevzun tespitler dış beş duyu ile alınan Nesnel müşterek verilerdir.

(MAKULAT) (A Priori / Kabli-Önsel) denilen başta akli, mantık ve matematik aksiyomlardır. Bunlar yaratılışımzla birlikte başlayan mebadilerdir. Tümel ortak ilkelerdir.

(MEKSUBAT) insanlık tarihi boyunca kazanılmış, biriken (müterakim) deneyimlerin (mücerreb) malumattır. Taşınan ve saklanan gelenek, klasik yada geçerliğini yitirmiş eski bilgilerdir.

 

Yani fünün-u maddiye, insanın içtimai hayatiyle tezahür eden bir faaliyettir. Bütün kavimlerin ilim meşalesini elden ele taşımasıyla ortaya çıkmıştır. Beşerin hayatı ve cesedinin işbirliğinin neticesinde İktidar-ı Müşahedesidir. (SARF) insanın aklı ve şuuruyla ortaya çıkan İhtiyar-ı Muhakemesidir. (KADR) Ferdin istimrarı ve cemiyetin istikrarı ve nev-i beşerin imtidadı ile istihsal edilen İNSANLIĞIN müşterek bir faaliyettir. (HAML)

Başka bir ifade ile ayn-ı hüviyet ve gayr-ı şahsiyetleri tarif, tespit, mukayese ve tasnifine dayanan FÜNUN-U MADDİYE:

1. Tekamül-ü cihazat ve Hassasiyeti-i Alat mebni MİZAN-I VEZNİYYE

2. Tecdid-i vakıa ve tekrar-ı hadiseye istinad eden TECRÜBE-İ BEŞERİYE;

3. Rumuz-u lisan ve nakl-i kelama istimdad eden

BEYANAT-I İNSANİYE;

4. Kabiliyet-i hıfz ve meharet-i zekayı muhtevi

İSTİDAD-I AKLİ;

5. İktidar-ı müşahede ve ihtiyar-ı muhakemeyi mutazammın KAZAYA-YI MANTIKİ;

6. Ferdlerin mahiyetini ve nev’ilerin hakikatını müştemil MARİFET-İ USULİ;

7. Tesanüd-ü ulema, teraküm-ü malumat ve telahük-ü ilim ile teşekkül eden AMELİYE-İ İLMİYE ; dir.

Bu sayılan FAALİYETLER de, fennin bilgilerin tekevvün ve teşekkülünde, tekamül ve terakkisinde rol alan esaslı unsurlar ve vetireleri olarak karşımıza çıkmaktadırlar.

BİLİM VE TEKNOLOJİ yada eskiden FEN VE SAN’AT denilen bu etkinlik, bizim tefrit ile geri kalıp dünya eğemenliğini yitirdiğimiz, batının ifratla ileri gidip uhra kaygısını bıraktığı problematik bir alandır çağımızda. Acilen, Ya batı ulum-u diniye ile hakkı görecek, yada biz fünun-u medeniye ile kuvveti elde edeceğiz. Hak ve kuvvet bu suretle bir araya gelirse insanlık dirilecek, gelmezse İslamlık ruhu ve insanlık cesedinden çıkacak ve manevi bir kıyamet, arkasından maddi bir felaket kopacaktır.

 

 

Ek- 7 7

Zaten gayba açık şuhuda dönük kamil bir “müslüman insan” hepsini içine alan muazzam bir kitab ve muhteşem bir kainattır. Müslüman insanın, Kainat ve Kur’an ortasındaki (berzah) bir ara yüz (interface) olarak Zaman ile Namaz arasında gidip gelişi, evrensel salınımı , kozmik titreşimi ve alemlerin dalgalanmasını aklının ve lisanın raksıyla dillendirmesi ilminin ve kelamının ritmiyle seslendirmesiyle bir alemi binlere çeviren zenginlik ve çeşitliliktedir. Bilkuvve ve bilfiil halinde olan bu çekirdek özellikler, dünyada ki güzellikler , berzahda fidelenecek ve ahirette muazzam ağaç olacaktır. Çünkü Ağacın çekirdeğinde toplandığı gibi; KAİNAT, KİTAB VE HİTAP, İNSAN DA dürülmüştür. ( Math. AYNEN ve metaph. GİBİ arasındaki semantik bağlam ile özdeşlik ve özgürlük arasında lojik-linguistik bağıntı, kozmik deterministik ve istatistik ilişki, benzerlik ve yalınlık ile başkalık ve çeşitlilik arasındaki ontik bir olgu olarak karşımızda durur ve bizi Vahidiyet (BİRLİK) ve Ehadiyet (TEKLİK) ile VACİB-ÜL VÜCUD’un tecellisine götürür. Hikmetin ustası SOKRATES’in birlik ve iyilik ideasını hatırlatır.

İdealara ulaşmanın çaresi, tek bakıp iki görmeye bırakarak iki bakıp tek görmektir. Zaten düşüncenin dialektik yapısı; dilin bilgi (marifet) ve değer (kıymet) çifti; “bakma” da ikiliği istediği gibi, varlığın; ontik tümlüğü , aksiyomatik bütünlüğü ve eksistansiyel tekliği de birliği “görme”mizi istemektedir.

 

Şuhud, gayba dönmüş; rüyet, amaya yönelmiş; rasat, rabasla hızlanmış; ufuk umutla ivmelenmiştir. Başka bir ifade ile bilgi de inanca kodlanmış bulunduğundan bu akımın doğrultusunu örtmek olanaksızdır. Fırlatılan taşın iki kaderi vardır ya yerin çekimine kapılıp düşücek yada “eforu”yla yerçekimini yenecektir. Bunun için insanın bu manevi kaynağının ereğini perdelemek, bu çıkışın yada inişin yolunu engellemek mümkün değildir.

 

“Biz insanı en güzel kıvamda yarattık sonra aşağıların aşağına attık” ayetine ya mantıkla “din” de kırk çelişki bulur, yalanlar ve imanını uçurursun yada bir saf yönelimle kırkbirinci kez de meşietinle çelişkiden kurtulur “Allahü Teala ve Tekaddes Hazretlerinin “Hakiimlerin Hakiimi” olduğunu; Hikmetlilerin En Hikmetlisi olarak, nedensel ve amaçsal bütün illet ve akibetlerin kökeni ve ereği bulunduğunu görür, bilir ve anlarsın. Elbette arayan bulur, belasını da mevlasını da.

 

Ek-8 8

Ferdlerin hayatı içinde bulunduğu kültür ve medeniyetlerce kuşatıldığı ve bu yüzden kişilerin çoğunun düşünce doğma ve paradiğmaların etkisi altında olduğu kabullenilen bir bilimsel gerçektir. Ancak şimdi inatçı yadsımacılığı ve hastalıklı kuşkuculuğu yenmiş tutucu olmayan bilim adamları, saplantı ve önyargıdan uzaklaşmış gerici olmayan dindarlar, Yüzyılının hakkını verip gerçekten çağdaş olsalar, geçmiş orta ve yeni çağların skolastik ve septik deneme ve yanılmalarından dersler almış olarak güzel ve iyi bir gelecek umabilirler diye düşünüyorum.

 

Yani bir insan mantıken yani “yalnız özdeşliği gereği” hem dindar hem bilim adamı olabilir, yada iki ayrı insan en azından meşieten “sadece özgürlükleri gereği” ayrı ayrı da kalsalar da alanlarını birleştiren iyi bir ekip olabilirler.

İradelerin farklı olması idraklerinin akıl ve dil ile işbirliği yapmalarını, yardımlaşma ve dayanışmalarını engellemez.

 

 

ARAŞTIRMA (İLİM VE TEKNOLOJİ DERGİSİ)

1989 MAYIS-HAZİRAN SAYISI YIL:1 SAYI:5/6

Sahife 8-12

FEN-DİN İLİŞKİLERİ başlıklı yukarıdaki yazı , yazarın FENNİ TEORİLERİN DİNİ YORUMLARLA İLİŞKİSİ işbu adreste ki yazının revize edilmiş şeklidir.