İNSANBİLİMİN TEMELLERİ



 
 
 
 

1 . - G İ R İ Ş İnsan ilimleri, kainat ilimlerinin ağır bastığı geçen iki yüz yıla karşı çağımızda ağırlığını hissettirmeye başladı. Bu belki, kainat tasvirlerinde masa başı spekülasyon yapamayacağını anlayan felsefenin bu işi fenlere bırakarak insana yönelmesi, belki de insanın gerçekten kendini ihmal ettiğini hatırlamasındandır. Fakat hangisi olursa olsun fennin ve ilmin ağırlığını insandan yana koyması ve felsefenin ve hikmetin insana yönelmesi elbette insanlık için sevindirici bir gelişmedir.

Evet, belki insan ile evren: kainat kitabının aynı satır ve çizgisi üzerinde bir elif ve bir noktadır. Fakat unutmamalı ki biri satırın başında diğeri sonundadır. Yani birbirinden gayrıdır.“Cismani varlık cümlesi”nde terimlerinden biri (ENE/insan) özne-tözü diğeri (ZERRE/evren) yüklem-tozu dur. İşte bu iki ucdan: biri asıl diğeri tali; biri amaç diğeri araç; biri merkezde öbürü muhitte ve biri efendi öbürü hizmetçidir.

Eğer bu konuda "derin hikmet" olan din konuştuğunda söylenenleri şöyle anlıyoruz:

Emr ve Halk yönünden insan ve evren, yaratılan olmak bakımından musavi ve eşit; yaratıcı olamamak yönünden özdeş ve birbirinin aynıdır. Bunun içinde birbiriyle ilişkili ve yekdiğerine etkili olan varlıklardır. Ancak mahiyet ve manaları itibariyle elbette evren tozu ile insan tözü elbette birbirinden başka ve yekdiğerinden ayrıdır. Farklı farklı varlık türleridir.

Hatta bu yönden evrendeki maden, bitki ve hayvan türlerini bile birbirine indirgemek yanlıştır. Cansız, bitki, hayvan ve insan şeklindeki dört varlık türü arasında bir hiyararşi vardır. Bu tabakalanma ve katlanmada cansız evren alta, insan dünyası üste çıkar. Bu nedenle evrendeki varlık türlerinden maden tozunu, bitki suyunu ve hayvan boyasını, şu İNSAN kitabını yazan kader kaleminin mürekkebi olarak düşünebiliriz.

Başka bir benzetmeyle varlıkların olanaklarının kademelenmesini "insan meyvesini veren ağaç" olarak tasarlarsak, kainat şeklinde açılıp saçılmış ağaç ile hem başlangıçda, ağacın çekirdeğindeki ağaç hem ağacın neticesi olan meyvesindeki ağaç birbirinden farklıdır. Evren şeklindeki dallanıp budaklanmış ağaç yani "ağ" ile insan şeklindeki dürülmüş ve bükülmüş ağaç yani "aç" arasındaki farkı görmemek artık ağı açma yeteneği gelişen çağın insanına yakışmaz. Çünkü kainatın, tarihi “özet”i ve tabiat “kümesi” ile bir bütünlük teşkil ettiğini fenlerle belgeliyor. Sanki evren fizik bir yapı-işlev donanım kümesi olduğu gibi insan da şuuru ve hayatıyla matematik bir tasarım-anlatım yazılım özetidir. Yoksa insan ve kainat uyumunu nasıl açıklayabiliriz ?

Bundandır ki evrenin sabit varlığı yanında insan evrenden aşağı düşen veya evrenden yukarı çıkan mütehavvil bir varoluş grafiği vardır. Yani emaneti yüklenmeyen zerre levhası, emaneti alan ene kaleminin aktivitesine sabit bir sahife teşkil etmektedir.

Çünkü insan hem varoluşların kökenindeki yokluk alemlerinin mebde ve çekirdeğini hem varoluşların tepesindeki varlık alemlerinin münteha ve meyvesini teşkil eder.

İnsanı anlatmak için daha dökümanın başından kullanmaya mecbur olduğumuz bu esrarlı metaforik ifadelerin yakınlaştırıcı adesesinde gösterilen aklı aşan ibareleri ve şu gizemli anolojik temsillerin yansıtıcı ayinesinde görülen  hikmet üstü ifadeleri, bencillik suçlmasından sıyrılarak erdemin sorumluluğun yüklenebilen benliğinden kurtulabilmiş muhatablarına hatırlattıktan sonra yine hikmete dönüyoruz.

Her ne kadar evren ve insan ilişkisinin, benzeri olduğu hayat yönünden "şecere ile mevye" modelinden daha esrarlı hakikatı ve şuur yönünden "lafz ile mana" misalinden daha gizemli mahiyeti bulunduğu ve bu sebeble kevn ve insin birbirinde ayrılmaması lazım ise de bütün bunlara rağmen insanın ayrı bir varlık alanı olarak ele alınması onun bilgi konusu yapılması zorunludur. Yani insanın ve evrenin ayrılması “İnsan nedİr ?” sorusunun cevaplanmasına girişilmesi için ilk şarttır.

Donuk mantık pergeliyle dokunup ve durağan ilim gergefiyle dokuyarak; insanı ve evreni hem ayırıyorsun hem birleştiriyorsun bu bir çelişki değil midir ? diyecekseniz, derim ki hem evet hem hayır. Şunu demek istiyoruz; her ne kadar devinen ve değişen gerçeklikte dönüşen ve gelişen varlıkta insan ve evreni ayırmak zor ise de belirleyerek ve betimleyerek donduran bilimde ve bölüp parçalayarak durduran bilgide ayırmak zorundayız.
 
 

Canlı ve akıllı "Kimse" (KİM-E-S-NE) lerin PLS (psikolojik-linguistik-sosyolojik) incelenmesinde, cansız veya akılsız "nesne" (NE-S-NE) ler gibi ele alınması yanlıştır. Dilthey'in anlama metodunu kullanan manevi ilimlerle açıklama metodunu kullanan tabiat bilimlerini iki ayrı kategori halinde ortaya koymasın da olduğu gibi bu yanlışdan, batıda vazgeçilmektedir.

Gerçekten insanı ele alırken FKB (fizik-şimik-biolojik) araştırmalarda kullanılan analitik kavram tecridlerine ve empirik gözlem mutalarına dayanan indirgemeci ( ircacı - reduktif) ve betimleyici ( tasvirci - deskriptif) yöntemlerin esas tutulması; KİMSENİN, NESNE GİBİ GÖRÜLMESİ demektir.

Geçmişte evren bilimlerinin ihmal edilmesinin ve her şeyin kitapta aranmasının tersine bu günde tersine insan ilimlerinin gözardı edilerek unutulması ve her bilgide tecrübenin esas tutulması başka bir saplantıdır. Bu, tutum geçmişteki tek yönlü din ilimlerindeki yaklaşım aşırılığının ve tek yanlı düşünme alışkanlığının bugün karşı kutuptaki fen bilimlerinde de sürdürülmesi anlamına gelmektedir.

Çünkü ister kainat unutularak evren ilimleri ihmal edilsin ve sadece nakil ve keşif esas tutulsun; isterse kitap unutularak insan ilimleri ihmal edilsin ve sadece akıl ve tecrübe esas tutulsun netice değişmez. Her iki koşulda sonuç hep aynıdır; tek yanlılık.

. Önceki ve ön-uc-daki tek yanlılığın, sonraki ve son-uc-da tek yanlılığı doğurması, yani geçmişte evren ilimlerindeki gerikalışa şimdi evren ilimlerindeki ilerigidişle karşılık verilmesi insanın aşırılık meylinin evrensel bir boyutundan başka bir şey değildir.

Kitap merkezli skolastik düşüncenin eleştirilen bu dindışı “dinsel yaklaşıma” yani evrenin unutulmasına , akıl endeksli aydınlanma felsefesinin yine bilimdışı bir "bilimsel yaklışım"la yani insanın unutulmasıyla karşılık verilmesi olağan ve doğal görülsede gerekli ve isabetli bir cevab olamaz.

İnsanın fıtratının İfrat ve tefritli fartından İslamın istikametli haddi vasatına ulaşmazsak ve şeriatta meknuz adaleti gerçekleştirmezsek insanın hilafetindeki bu yanlışlık sürecek demektir. Bu tarihi oto-kontrol ve kaderi tedbir, kendini nazara almamızı isteyen tabii bir vazife ve ilahi fariza olarak bizi kendisine uymaya zorlar.

İşte bu olumsuz sonucun kökeninde de alanların ve ortamların değiştikçe yöntemlerin ve araçların değişeceği gerçeğinin unutulması olduğu tezini öne süren İmamı Nursi'den esinlenerek açıkama ve kanıtlamalarımızı sürdüreceğiz.

Nasılki biz amaca uygun araç ve ereğe uyumlu kaynak seçmez isek bir cevabı red olarak istenilen sonuca ulaşamayız. Bunun gibi alana uygun yol ve ortama uyumlu yöntem bulamazsak başarılı olamayız. Meselâ insan için karada giderken ayakkabı giymesi ve dikey durması gerekirken denizde aynı usulün tatbiki su dibine batması demektir. Suda giderken yüzgeç takılması ve yatay durulması ilerleme sağlar. Ancak karaya çıkınca da, aynı yöntemi kullanarak yatay gitmek, sürünmek olur, ilerleten yürüme olmaz.

İşte insan ilimlerinde fende ve dindeki araştırmalarda bilimde ve hukuktaki çalışmalarda böyle yöntem değiştirilmeden sorgulamaların ve incelemelerin sürdürülmesi bu etkinliklerde ve ilimlerde beklenen ilerlemenin yakalanmaması sonucunu doğurmuştur.

Her türlü sistemden önce bir metod bulunmalı, her türlü düzenden evvel bir ölçü olmalıdır. Merkez olmadan daire çizilmez, odaksız ışık yansımaz. Bilimde Parçalı yani indirgemeci bir insan bilimleri yerine bir külli ve evrensel bir antropoloji kurulamayışının temel nedeni sahasına gayrı muvafık bir usülün kullanılmasıdır. Hukukda Bölümlü yani çifte standartlı insanlığın bitip kebir ve kucaklayıcı bir hümanizmanın hala doğmayışının asıl sorumlusu yine bu uyumlu olmayan "yöntem" geçerli kılınmasıdır.

Geçmişte bazı natural filozofinin, sorunlara moral açıdan ela alması ve skolastizme düşmesi ile bugün bazı moral filozofinin sorunlarını natural açıdan bakması ve ateizme saplanması aynı yöntem hatasının sonucudur. Her ne kadar insan ve evren karşılıklı bir etkileşim durumunda olduğu gibi elbette hukuk ve bilim de karşılıklı bir iletişim içindedir. Ancak bu, geçmişte bilimsel evren soruların sadece hukuksal düşünce yoluyla dini açıdan çözülmeye çalışılması ile bugünde hukuksal insan sorunların sadece bilimsel düşünce yoluyla fenni açıdan çözülmeye çalışılması yanlışlığını doğurmamalıydı. Kimsel fail ve gaye ilkesine dayanan özgür hukukun ve nesnel madde ve şekil ilkesine özdeş bilimin, özgün alanının ve özgü yönteminin yekdiğerini gölgelediği hususundaki hükmümün, her ne kadar teferruatı ve istisnaları gözardı eden bir genelleme olduğu eleştirisiyle sadece bir kurgulama ve boş bir yanlama olduğunu ileri sürenlere karşı bunun böyle olmayıp tarihi bir gerçekliği ifade edip etmediğini hususunu okuyucunun takdirine bırakıyorum. *

Bu bilim ve hukuk hatalarının baş sorumlusu, y-anlış y-öntembilim y-aklaşımı-dır. Bu yaklaşIm, bizim kozmos (kainat) alanından homo(S) (insan) alanına yöneldiğimizi bilememek, nesne objesini değil kimse objesini ele aldığımızı anlamamak, dış gözlemden iç gözleme geçtiğimizi kavramayıp yöntem değiştirme gereğinin farkında varamayışımızdan kaynaklanmaktadır. Bu gün biz bilimsel düşünceyi çalıştırırken nedensellik ve özdeşlik ilkelerine ağırlık vererek tasar-bilgi ve kostant-standart üreterek bilim yapmıyor muyuz ? Keza hukuksal düşünceyi yürütürken etkinlik ve amaçlılık ilkelerine ağırlık vererek kural-karar ve norm-statü üretmiyor muyuz ? Evet bunu yapıyoruz ama bilim ve hukukun dışına çıkıp iş SÖZDE felsefe lafazanlığına gelince ve RESMİ bilimin avukatlığına soyununca idrakimiz kararıyor. Hemen karşı taraflarda yer alıp yaylım ateşine devam ediyoruz. Özellikle çağa egemen resmi bilimin anlığında ekonomik ve politik arınma ve dünyaya yayılan sözde felsefenin aklında teknolojik ve ideolojik aklanma gerçekleştirilmediğinden insanı ve evreni karanlık bir gözlükle görmeyi sürdürmekteyiz.

İnsanı evren gibi, evreni de insan gibi görmek dürbünün objektif ve okülerini karıştırmaktan daha beter bir yanlışlıktır. Bu yüzden çalışılan insanın inanç İNCE değerler alanında, bilgi evreninin KABA kavramlarini kullanmaya hoyratça uğraşıyoruz.

İşte bu yüzden insan ve evren alanların farklılığını ortaya koymadan; değer ve bilgi yöntemlerinin ayrılığını belirleme gereğini duymadan FKB araştırmaları yada PSL incelemelerini sürdürmek başarılı ve verimli olmuyor. Çünkü bu hukukun ve bilimin içkin ve aşkın alanların karşılıklı ilişkilerini ortaya koyarak hangisin tümleyen hangisinin tümlenen olduğunu yöntembilim ilkeleriyle tayin etmek lazımdır.

Keza yöntembilim ilkeleriyle bu tecrübe ve aklın alanlarına ilişkin deneme ve yanılma; değiştirme ve düzeltme; yenileme ve denetleme; araştırma ve geliştirme faaliyetlerini disipline etmek lazımdır. Yine bu faaliyetlerdeki tasarlama ve uygulama süreçlerini, kuramsal ve edimsel işlemlerin tekniklerini, öğretide ve yürütmede uğraşıların yordamlarını ayırıcı özellikleriyle tespit etmek icap etmektedir. Elbette bu tümel lazime ve bu genel mucibeyi yerine gerçekleştirmek kolay değildir. Ama imkansızda değildir.

Bunun içindir ki her iki alanı da kaybetmeden birleştirip sürdürmek yada bireysel ayrık olanla toplumsal ortak olanı bağdaştırabilmek isteniyorsa, bu ancak, bir taraftan “enfüsi” (kimsel) ve "eşhasi" (kimse-sel) incelemede genel ve tümel bir sabite (HAK) yani objektiviteye (sabit ve daim gerçek) erişmek öbür taraftan “afaki” (nesnel) ve "eşyai" (nesnesel) araştırmada evrensel ve bütünsel bir daime (HAKİKAT) yani aktiviteyi (mütehavvil ve muvakkat gerçek) yakalamakla olabilir.

Halbuki biz, iyiyi ve güzele kavuşmak için ruhu satarak maddeyi elde etmek ve başkayı kullanmak uğruna manadan uzaklaşıyor kendimizden kaçıyoruz ve yada doğruya ve gerçeğe erişmek için benimizi savunmak adına kelimeler ve kavramlarla oynuyoruz, maddeyle alay ediyor ve ruhu incitiyoruz.

Estetik için epistemiği yıkıyor emik için etiği kırıyoruz. Saadet için fazileti inkar ediyor, hayrat için kemalatı reddediyoruz. Fen için dine küfrediyor, dünya için ukbayı nefyediyoruz. Halbuki insana bunların bir yanı yetmez. Her iki yana muhtacız. Hatta her iki taraf birbirini gerektirir. O zaman bütün bir sonucu almak ve tam bir başarı kazanmak için tarihi yanılgıdan kurtarmalıyız. Bunun içinde çok anlamlılıktan kurtulmak ve belirsizliği gidermek için yönteme yeterince ağırlık vererek yöntembilim kurmalıyız.

Diğer taraftan yukarıda anlatılan kuramsal yanılmalardan başka edimsel yanlışlarda var: Gerçekten insan çok yanılıyor; asılları bırakır ayrıntıyla uğraşır, sebebleri görmez neticelerle boğuşur, farzı bırakır nafileyi abartır, bakiyi unutur faniye tutunur. İlimde dahi, temel akideyi ve esas usulü bırakırda evrene bir düzen vermeye çalışır, toplumu biçimleyecek dizgeler yapılandırmakla uğraşır. Elbette nazm-ı kainat ve nizam-ı cemiyet arıştırılıp bilim ve hukukyapılacak, ama bunların temeli olan usul ve iman üzerinde ne kadar çok durulsa o kadar daha çabuk hakka ve o kadar daha çok hakikata erişip kavuşacağız.

Bu enfüsi ve subjektif (kimsel = özek/sentrik) olanla afaki ve objektif (nesnel = çevrel/periferik ) olanı beraber bulundurmak ve ameli ve pratik (edimsel = lisan/fiil) olanla nazari ve teorik (kuram = kalb/kasd) olanı birlikte elde etmek gibi oldukça geniş ve derin olan çok yönlü ve yanlı bu etkinlikleri gerçekleştirmenin şartı; sahih ve meşru bir fen ve felsefe yapabilmenin ön koşulu; fenden sonra şimdi felsefenin de asli ve mahz yapı ve işlevine kavuşmasıdır.
 
 

Bu, felsefenin Metodoloji (yöntembilim) üzerine eğilmesi ve felsefecinin ideolojik kaygılarını bırakarak insanın ve evrenin keşisme noktası olan akıl ve dil üzerinde yoğunlaşması demektir. Bilimden felsefi izleri silmeye ve felsefeyi de bilgi felsefesine çekmeye çalışan Mantıki Empirizmin başlangıç çalışmaları ve dindeki doğmalardan daha katı görünen fendeki paradiğmaları yakalayan yeni felsefenin duyarlı incelemeleri, nesnel ve evrensel bir felsefe oluşması konusunda bize ümit vermektedir.

Nitekim felsefe, bugün, dil ve insan üzerine yoğunlaşıp kendini asli ve fıtri sınırlarına doğru çekmektedir. Bu “bilime yakın zararı az faydası çok felsefe” bize evrensel bir hikmetin yolunu açmakta en esaslı yardımcı olacaktır.

Daha bilginin, nous ve kaos, a priori ve a posteriori ve subjectif ve objektif KUTURLARINDA; sözün, nomus ve logos, emprik ve rasyonel ve pratik ve teorik KUTUPLARINDA geometrik bağlantı kurarak vertikal AMEDİN düşey şakül çizgisiyle ve horizontal MEDDİN yatay ufuk çizgisinin kesişme noktasında yer alan HOMO(S) düşünce/intellekt/us ve KOZMO(S) dil/linguistik/ad düğümünü çözememiş bir bilim ve felsefenin, insanı evrene indirgemesi büyük bir gaftır.

Bu gaflet sem ve basarın suiistimali fuadın fıtrat ve hilkatini bozmaktadır. Fuadın bu illegal organizazyonu, bir taraftan iblisin igvası ile vehim ve hayal fartı ile insanı dalalete atmakta öbür tarafatan mizan ve düsturdan yoksun haz ve hatır ile fikir ve hissin fesadı onu hidayetten yoksun bırakmaktadır. Bu öyle bir fitne ve fucürdur ki eğer ihlasın doğrudan yolgöstericiğili olmazsa onu ilim ile tasarlayıp aydınlanmayı ve irade ile karar verip yerinde bir seçim yapmayı imkansız kılar.

Daha alem ve adem kutuplarının bir ucunu iyice oluşturamayan bir etkinliğin evren ve insan uclarına indirgemeci ve yüzeysel bağlantılar vazederek insanı evrenle yada evreni insanla özdeşleştirmeye kalkması nakıs ve suni bir gayret olarak kalacaktır. Felsefi bir hamlık ve ilkel bir hantallık olarak hatırlanacaktır.

İnsanda var olan kelam ve ilmin kökeni arıştırılarak, (kelam)da nomos/zahir (lafz) ve logos/batın (mana) kutupları ve (ilim)de ratio/evvel (alim) ve emprik/ahir (malum) kuturlarıyla lisan ve kalb ilişkisi ve bilim ve hukuk bağlantısını kuracak methodology (usul) gerçekleştirilmeden kainat / kosmo(s) ve insan / homo(s) hakkında elde edilen bilgiler yarım din ve yanlı fen çalışmalarıdır. Bu bilgiler ancak ileride yöntembilimle kemaliyle kurulacak evrenbilime ve insanbilime hazırlık teşkil edecek ve malzeme verecek deneme yanılmalar hükmünde kalacaktır.

Dinin ışığı olmasa dilin sembolik gücü ile ana karede koordinatlanmış varlıkların ve olayların şekil ve suretini aşarak misal ve mecazın ötesinde geometrik ve metaforik Syn-Sin-S tözünü tanımak yani (sinozodial intıcir en yada sin ve nun içresi gizli elif)i bulmak gerekten zordur. Fakat varlıklarda meknuz insan ve evren özünü yakalamak için yazıyı bulan ve lojiko matematik içerikli sahifelerin sahibi olan İdris (AS) dan beri gelen Mısır İssis ve Ozisiris kaynaklı, Yunan Hermes ve Pitagoryen çıkışlı fen bilimlerinin çağdaş uzantıları her halde bir gün derlenip toparlanarak hayatımıza esen-lik (selam) ve şuurumuza esin-lik (ilham) estirecektir. Böylece din ilimleriyle Kur’an’ın kalbine giden yolda açılacaktır İnşaallah.

Bunun için, hem evren bilimlerinde hem de insan ilimlerinde yapılacak araştırma ve incelemelere ışık tutacak hem bu iki küme arasında içten ve organik bir bağlantıyı ve ilişkileri ortaya koyabilecek bir "yöntembilim"in kurulması şarttır. Yazının tali konusu olan bu (ilm-i usul / metodoloji)yi, analitik düzlemin ana karesinin lojik kullanımınıdır diye kısaca tanımlayabiliriz. Bu herkesin bildiği ve kullandığı ancak formüle edilip bilinçli bir şekilde yararlanılmayan yöntembilimin nesnel ve görsel biçimleri ve tümel ve evrensel kurallarıyla kurulması artık bir zaruri ihtiyaç olmuştur.

Hatta

ilm-i kainat "evrenbilim" (kozmoloji) ve

ilm-i insan "insanbilim" (homoloji)'inin,

bütün ilimlerle bağlantısını sağlayacak;

teknoloji ve ideolojimize yön verecek;

fen, din, sanat ve hikmet etkinliklerimizi disipline edecek;

bu metodolojinin ilm-i usulün (yöntembilimin),

temel bir eğitim ve köken bir araç olacağına inanıyoruz.
 
 

Onun için insan ilimlerin (ulum-u insî) de durgunluğun ve hukuk ve ahlaki alanda yani insan haklarındaki başarısızlığın hatta evren ilimlerin (ulum-u kevnî) de tıkanıklığın ve teknolojik uygulamalarındaki sorumsuzluğun nedenini tespit etmeye çalışan bu insanbilim kurgulamasında bu yöntembilimsel kabulden yola çıktık. Bilimdeki yöntem geçersizliği ve tıkanıklığının; hukuktaki yaklaşım duyarsızlığının ve haksızlığının kaynağı olarak yanlış yöntem kullanmada bulduk. Belki bazan kategorize ve klasfiye etmede ve şablonlamada ve şemalamada aşırı gittik. Ancak bu durum yöntembilin önemi ve değerini düşürmez belki yöntembilime aykırı olan sistemleşmeye kaymadaki yanılgımızı ve spekülatif yanın ağır basmasındaki yanlışımızı gösterir.

Şimdi demiştik ki hiç bir insanı ve gurubu suçlamayan ama resmi bilimin yaklaşımının ürettiği yarım antropolojiyi ve sözde felsefenin görüşünün türettiğin yanlı hümanizmayı temize çıkarmayan YÖNTEM YANLIŞLIĞI üzerinde duracağız ve kurgulanan doğal bilim düzenlerindeki yanılmaları ve tasarlanan törel hukuk dizgelerindeki olumsuzlukları azaltacak genel ve tümel bir düşünme aygıtı olacağını umduğumuz bir yöntembilime işaret edeceğiz.

.

Bunu yaparken de doğrudan yöntembilimi ayrıntılı tanıtmak yerine dolaylı olarak yöntembilimi onun bir uygulamasıyla yani insanbilimi temelleme denemesiyle anlatmak yolunu tutacağız. Yani bu yazının asıl amacı insanbilimi temelleme denemesine girişmektir. Ancak Kebir Hümanizmanın esaslarını ve Külli Antropolojinin temellerini yakalamaya çalışırken bir yöntembilim denemesi de yapmak tali amacımızdır. (1)

Evvelâ önce FELSEFEDE sonra DİNDE insanının ele alınışını karşılaştırmalı inceleyeceğiz. Çünkü insanbilimin temel objesi olan "insan", aynı zamanda, "evren" gibi, bu iki evrensel etkinliğin yani din ve hikmetin ortak temel konularından biridir. Nesnel ve evrensel bir yöntembilimle çalışan genel ve tümel bir İNSANBİLİM, "insan" konusunu bu iki kıdemli hocasından, babası ve ağabeyinden devralabilmesi için rüşdünü ısbatlaması, ehliyetini ve liyakatini kanıtlaması lazımdır. Bunun içinde kalb ve din adına ortaya konulan görüşlerin irdelenmesi ve incelenmesi ile KİTABA uyumlu güvenilir bir yolun açılması icabeder. Sonra akıl ve fen hesabına ileri sürülen kuramların eleştirilmesi ve değerlendirilmesi ile KAİNATA uygun sağlam bir yordam bulunması gereklidir. Ancak bu yordam araştırması ve yol tartışması; hiç bir zaman Semavî Vahy'in kendisi olma yada Kevnî Vakıalardan uzaklaşma olarak yorumlanmamalı yada dine karşı gelme yada felsefi incelemeleri küçümseme anlamıma gelmemelidir. Yöntembilimin amacı, ancak aklın çeşitli alanlara uygun hareket etme tasası olarak görülmelidir.

Amaç ne din ve felsefe etkinliklerini bitirmek ne de kitab ayetlerini kainatın alemlerini ortadan kaldırmak değildir. Zaten bu göğü yıkmak ve yeri sökmek kadar boş düş ve gereksiz bir iştir. Bu gayret ancak vahy-i semavinin kurumu olan din ve vukuat-ı kainatın dili olan fen adına, insanın insana yaptığı fikri ve ilmi baskılardan insanın özgürlüğünün ve özgünlüğünün kurtarılması çabasıdır. Bunun bir sonucuda insanın en temel haklarından biri olan insanın kendini tanıma ve yorumlama hürriyetinin sağlanmasıdır. Bu himmet, şerefli bir insan için ahlakî bir lazıme olduğugibi kamil bir insanın da "kendi"ni kendinin insani zaaflarından sıyırması dahi onurlu bir dinî vecibedir. Zaten insanda bunun için yaratılmış, dinde bunun için buyurulmuştur. Kitapta bunun için indirilmiş, Rasul bunun için gönderilmiştir. "Kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size kitap ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Resul gönderdik." (2/151) Ayeti peygamberliğin fonksiyonlarını sıralarken insanı merkez alan bir mesaj ve misyonu elçilerine yüklediğini açıklıyor. Nitekim insanın önemi ve değeri konusunda aşağıdaki beyanlarda bu konuda önder akedemik çevreler değerli ve önemli teşvik ve tavsiyelerde bulunuyor.

“İnsanlar, insanı bütün hususiyetleriyle izah ve şerh edemez. Onu, sadece ve sadece Allah (C.C.) şerh edebilir. Onun mahiyetine bir kısım his ve letaif , Cenabı Hakk tarafından şifrelenmiştir. Kur’an Kainat gibi insanında bircik yorumcusudur. Bu itibarla da insanın içi ve dışı, bütünüyle Kur’an’da mevcuttur denebilir. Onun her dakika geçirdiği ruhi tavırlar, uğradığı psikolojik tezahürler, bütünüyle Kur’an’da şifrelidir.

İnsan, ne teleskobun, ne de mikroskobun hedefine yerleştirilmiş adi bir cisim değildirki iç yapısına muttali olunabilsin. Evet, onun ledünniyatını teleskopla tespit etmeye imkan yoktur ve edilemez de. Psikoloji ilminin de bu güne kadar insanın ruh ve nefis mekanizmaları adına ortaya cididi bir şey koyduğunu söylemek oldukça zordur. Kediler, köpekler ve fareler üzerinde yapılan tecrübelerle insan hakkında bir neticeye varmak mümkün olmasa gerek. Zaten materyalistlerin diyalektik esaslarıyla onu tahlil etmek bütün bütün laubalilik gibi bir şey; zira kainatın en nadide ve kıymettar bir varlığı olan insanı böylesine adice ve süflice tahlil etme, insan adına onda tecelli eden Esma-yı İlahi ve onun letaifi adına en büyük cinayet ve en büyük sui edeptir!..

Batıda insan tahlilleri; değişik dönemler itibariyle değişik ekoller tarafından ele alınmış ve büyük ölçüde yukarıdaki kaymalar çerçevesinde tahlil edilmiştir. Bunların birkaçı müstesna hemen hepside, insanın yüzünü kızartacak kadar onu süflice tahlil eden yaklaşımlardır. Evet, bir BERGSON bir PASCAL .., ve daha bir kaç isim meseleye az da olsa insaf ve sağduyu ile yaklaşmış ve insanı iç ve dış derinlikleriyle kucaklamışlardır. Ellerinde Kur’an olsaydı zannediyorum, insan gerçeğiyle alakalı güzel seyler söyleyebilirlerdi... Ama onlar bu imkandan mahrum idiler. Bu ufuk insanların tahlili böyle...

Öte yandan her meseleyi, şehevi hislere bağlayıp insanın yüzünü kızartacak derecede bohemliğe giren ve insanı tahlil ederken, her meseleyi bir rezillik, bir çirkinlikle irtibatlandıran bir saha itibariyle FREUD, diğeri itibariyle de SARTER gibi kimseleri görmekteyiz. Bunların hepsi, insanın ledünniyat ve mana anatomisini, göremeyerek onu tıpkı bir hayvan gibi mütalaa etmektedirler. Maalesef bunular, hiç alakası olmadığı halde, birbirinden çok uzak meseleleri irtibatlandırarak insana, boynunda şehvet tasması bir hilkat garibesi nazarıyla bakmaktadırlar. Rica ederim insan bu kadar adi bir varlık mıdır ?

Gerçi bunlar da görüşlerini serdederken tahlil metodunu kullanmışlardır. Ne varki metoddan önce ehliyet gereklidir. Hemen ifade etmeliyimki, onların hiç birisi bu mevzuda söz söylemeye ehil değildir. Ancak, çok ciddi bir fikri ve ruhi boşluk içinde yuvarlanan Avrupa’da onların bu sözleri, ilmi bir gerçekmiş gibi telakki edilmekte ve dolayısıyla da hüsnü kabul görmektedir. Freud, libidosuyla her meseleyi kadın ve şehvetle izah eder. O kadar ki, iki aylık yavrunun, annesinden süt emişini dahi, şehevi hislere bağlayarak, her insani tavrın arkasında bu müzahref duygunun mevcudiyetini vehmeder.

Şimdi lutfen bir düşünün, melekleri dahi geride bırakacak kadar aziz ve mükerrem yaratılan insanoğlu, acaba bunca hakareti haketmiş midir ? Etmemişse, akıl ve iz’an sahibi birinin böylesine bir “insan” tahlil ve teşrihini kabul etmesi ne manaya gelir, onun değerlendirilmesini size bırakıyorum

Şimdi acaba, insanın mebzeleliklere atan tahlillerle, Kur’an’ın insana verdiği değer karşılaştırıldığında, aradaki muazzam farkı idrak etmemek, Kur’an’ın tahlil ve tarifine “barekellah” dememek kabil mi ?.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, hemde bir beşer olarak ta sidre-i müntahaya varıp meleklerin en azizini dahi geride bırakması, insanın Allah indindeki değerini göstermesi bakımından ne manidardır. Evet, Cibril dahi miracda bir noktaya varır ve ondan ötesi için “Vallahi buradan öteye bir adım atarsam mahvolurum. Bundan öte yol senin devran senindir.”der.

Evet biz, insanı böyle bilmekte ve böyle tanımaktayız. Allah (C.C.), ona böyle ikramda bulunmakta ve O’nun kelamı olan Kur’an’da onu böyle tarif ve tahlil etmektedir. ...

Öyleyse, insanın, Kur’an’da bir defa daha keşfedilmesi ve maddi-manevi donanımıyla ela alan ayetler arasından, ona ait derin manaları çıkaracak bir tefsirin yapılması ve mükerrem bir varlık olan insanı, habis ruhlaraın kendi hebasetleri içindeki tahlillerden kurtarmanın zamanı gelmiştir zannediyorum. Bir manada Freud’un dedikleri doğruydu; çünkü o, kendi ruh haletini seslendiriyordu. Zaten herkes de, kendi içini ve düşünce anatomisini tarif ve tahlil eder. Kur’an-ı Kerim ise, “Nefislerinizde sizin için ayetler vardır.” (Zariyat, 51/21) diyerek insanın bir mücizeler abidesi olduğunu nazara verir. Evet, her nefis, farklı farklı maniyete sahiptir ve herkes kendi ruhundakileri aksettirir. “(İnsan Eksenli Kur’an Tefsiri, ZAMAN GAZETESİ, Akademi. 26.2.1997 Çarşamba Sayı:372)

Evet, yukarıdaki ikazı ve tarihteki dersi alarak böyle bir "insanbilim" yapacak "insan"ın, yaşayan ve etkilenen bir varlık olarak, beklenilen soyut ve yansız düşünmeyi gerçekleştiremeyeceği beklenebilir. Diger taraftan bilgilermizin sürekli değişip gelişmesi sebebiyle insanbilimin nesnel ve evrensel bir sonuca ulaşamayacağı akla gelebilir. Ancak;
    1. insanbilimin, insan bilimlerinden biri evrenbilimin evren bilimlerinden biri olmadığı

    2.  

       
       
       
       
       

      görülürse;

    3. genelliğin gerçeklik ve yaşantıdan uzaklaşmak ve tümelliğin yürürlükten ve uygulamadan kopmak anlamına gelmediği anlaşılırsa;
    4. bilim yapmanın hikmetin insanın din seçmek hakkını almadığı ve dindar olmanın özgür düşünme hürriyetini kaldırmadığı kavranırsa;
    5. inancımızı dini taassubun cenderesinden ve bilgimizi felsefi şüphenin kıskacından kurtarabilirsek;
    6. avami ve hissi cehaletten ve ekonomik ve politik menfeatten yol dolayı zihnimizi parangalayan klasik sag ve sol şablonlarını gözardı
edebilirsek;

o zaman gerçekten sağımızı ve solumuzu tanıyarak ilkeli ve ülkülü tümel ve nesnel bir yöntembilimi kullanabilir ve pek ala ortak bir insanbilim kurabilir.
 
 

Böyle bir insanbilim denemesini önce, insan bilimleri ile insan etkinlikleri ortasında; fen-felsefe ile din-sanat arasında bir yere yerleştirip temelledikten sonra da onunda temelindeki evrensel bir düşünce olan yöntembilime istinad ederek, yöntembilimin başka bir uzantısı olan ve evrensel bir dil olan evrenbilimden kuvvet alarak öyle bir yüksekliğe ulaşabilirizki o noktata sahte din ve mezhebleri kitabdan ve sözde felsefe ve ideolojileri akıldan ayıracak düzeye gelebiliriz. Bundan sonrada insanbilimi evrensel hale getirip müşterek bir bilim yapabiliriz. Bu da din ve fen, sanat ve hikmet etkinliklerinin cihanşumul bir seviyeye ulaşması; medeniyet birikimin tezayüdü, ümran vasıtalarının terakkisi ve hars şartlarının tekemmülü ile insan-ı kamil örneğinin nicel ve nitel olarak tekessürü ile eşanlamlıdır. Kimbilir, belki geleceğin gelişen olanakları böyle bir ülküyü içinde taşıyordur.

Biz boyumuzu fersah fersah aşan ancak girişmekten de kaçınamadığımız bu işin bir denemesini yapmak istedik. İşin başlangıcında da din ve felsefedeki insandan hareketle içimizde sağlam ve sağlıklı bir insan modelini aramak ve dışımızdaki doğruyu ve gerçeği yakalamak için günümüzde erişebildiğimiz kuramları karşılaştırmak ve değerlendirmek yoluna gittik. Bu da bizi FEN-DİN SAVAŞI GÖRÜNTÜSÜ ALTINADA GERÇEK BİR SÖZDE FELSEFE VE SAHTE DİN SAVAŞININ ipuçlarını yakalamaya götürdü.

Şimdi önce insanbilim konusunda ciddi çalışmalar ortaya koyan, sayın Takiyyettin MENGÜŞOĞLU hocanın tanıttığı Felsefi Antropolojiyi ele alacağız.

Ana Sayfa