Denilebilir ki   düşüncede yüksek ufukları görmek ve ulusal kalkınma vizyonunun dökümanlarını sergilemek zor değildir. Ulusal yetenek ve olanaklara uygun stratejiler ve uluslararası durum ve koşullara nazara alan politikalar ile geçmiş birikim ve deneyimlerden yararlanarak gelecek kazanç ve başarıları projelendirmek ve proğramlandırmak kısaca düşüncelerimizi tasarılaştırmak ve taslaklaştırmak hatta kurallaştırmak ve yasallaştırmak hep kağıt üstünde yapılan işlemlerdir. Fakat sözde hafif olan bu fiksiyonu, bir aksiyon haline getirmek kolay değildir. Bu düşü işte gerçekleştirmek kolay değildir. Bu işin üstesinden gelmek pek ağır ve pek zordur.

MİLLİ TERAKKİ vizyonun anahatlı projesinden ayrıntılı raporlarına, temel strateji, politika ve hedeflerinden verili fizibilitesine kadar kuram ve uygulamasını yürütecek, gözlem ve incelemelerini yapacak, irdeleme ve degerlendirmeleri gözdengeçirme ve düzeltmelerini gerçekleştirecek, işlem ve işletimini sürdürecek olan her boyutu ve düzeydeki her bir kesimin ve herkesin üzerinde hissedeceği bu muazzam yük ve ağırlığı kaldıracak mecal sağlayacak, bu müthiş baskıya ve zorluğa direnme gücü verecek ve “ay-yıldız”ımızı iki gizem biliyorum: umudun büyülü dayanağı ve birliğin tılsımlı desteği. Bu iki gerekli araç, sevimli ve çekici hedefimizin için yeterlidir. Yeter ki kuram ile uygulama arasını bunlarla dokuyabilelim.

1 – UMİT NECMİ VE KALKINMA ÖZEĞİ

Ümit, imgeden ağırdır. Düşünmek, tasarımdan öncedir. Tasarlamadan yani bilip istemeden yapmak olmaz. Kaldı ki düzenlemek, girişmek, denemek, yanılmak, değiştirmek, düzeltmek, denetlemek eylemleri gerçektiştirilsin. Beklenti, insanın işinde geçmişten geleceğe sıralanan nedensellik zicirinin başıdır. Gözlenti, bilmek ve istemek moturumuzun özeğidir. Demek ümit her işin ve tüm etkinliğin başıdır. Onunda kendine ve başkasına inanma ve güvenme gibi iki kökü vardır. Hatta inanca, korunan ümuda, güven beslenen ümit, diyebiliriz.

Yılanı görünce umudunu yitiren olan kuş, en kolay işi uçmayı bile yapamaz, ona yem olur. Umut yoksa hiç bir şey yürümez, kurtuluş hayal dahi edilmez. Benleri içine çökerten, kimlikleri kilitleyen ve kişilikleri karartan ümitsizlik öylesine kötüdür ki dinde küfürden sonra en büyük günahtır. Dünyayı imar edecek umudu korumak için, yaşam sevinci, ölüm bilincine galip getirilmiş ve akibet gizlenmiştir. Dünyevi ve uhurevi her türlü beceri ve başarının sırrı umuddur. Sabaha erişeceğimiz ümidi olmasa idi, ertesi günün projelerini bile düşünemezdik kaldıkı hayatımızın düzenlemesini yapalım. Şeriaten yerilmiş zararlı ümitsizlik ve fıtraten yeşertilmiş yararlı ümit evrendeki bütün artı ve eksi kutuplarının hemen ucunda yer alır. O halde her akıl ve izan sahibi ümidin artı kutbuna çekilirken, niçin umutsuzluğun eksi yönüne yüz verelim. Demek, ilmi ve ameli her şeyin başı olan ümit, bizim pergelemizi koyacağımız bir özek, ışığını hiç eksiltmeyeceğimiz bir YILDIZ, ayağımızı hiç çekmeyeceğimiz bir merkez ve elimizden bırakmayacağımız bir odaktır.

Ümidin gücünü anlamak için “iş” denkleminden yararlanabiliriz.

İş başarısı (amaç çıktısı ) ç düş becerisi (araç girdisi)

Hedef çkaynak (yapı dönüşümleri ve işlev değişimleri)

Ümit çbilmek+istemek+yapmak (çalış-uğraş-didinmek)

Ümit çbilgi kullanmak (çaba) + güç çalıştırmak (emek)

Ümit ç ..............+ imgelemek + düşünmek + tasarlamak + düzenlemek + girişmek + denemek + yanılmak + değiştirmek + düzeltmek + denetlemek + gerçekleştirmek + ulaşmak + erişmek .

Demekki ümit olmadan bir işe kalkışılmaz. Ama ümidin boşa çıkması, emelin gerçekleşememesi ve hedefin ele geçirilememesi, beklenti (rabasa kökünden) nin önmeni ve gözlenti (nazara kökünden) değerini düşürtmez. Çünkü iş eşitliğinin solundaki tek değer (ümit yada başarı ), solundaki bir çok değeri dengeleyen bir etkiye sahiptir. Başarı için, sağdaki bütün öğeleri ve aşamaları besleyen ve destekleyen bir ümidin ve onun inanç ve güven kökünün, insanın özünde parlayan bir töz, insanın tozunda yanan bir köz olduğunu unutmazsak, dilin sözündeki aksiyonupotansiyel halden kinetik çevirecek aktiviteyi ihzar ettiğini ve gönlün gözündeki fiksiyonu, belin ve elin faktumuna hazır olduğunu anlarız. Eğer insan içindeki beklentisini dışında bulamıyor, gönlündeki emeli boşa çıkıyor, önündeki ereği (hedefi) ele geçiremiyor ve hesabları boşa çıkıyorsa kısaca başaramıyorsa o zaman kalkış noktasındaki umidi, varış noktasındaki hedefle bir-leştir-emedigindendir.

Buraya kadar ümidin önemini ve değerini anlatmaya çalıştım bundan sonrada ulusal kalkınmamıza iki ümit ışığı sunmak istiyrum: Benim umudumu kıran, kendi tembelliğim ve bağımlılığımdan başka dildarımızki bilim üreterek savaşmayı umursamayan bir kuru bir ülkücülük ve dindarımızdaki teknoloji üreterek yarışmaya kale almayan duru bir öteciliktir. Oysa batı Avrupa ve Amerikanın teknoloji dağları , doğuda japon, çin ve hind bilgi devleriyle çevrili anadolu erkonekonundan bize düzliğe çıkaracak “dilkurt”u bulmanın umudu araştırılmalıdır. Bölünen ulusal dilimizi birleştirmenin ve ayrışan toplumsal gönlü barıştırmanın çaresi soruşturulmalıdır. Dindar kesimle laik kesimi buluşturmanın bir yolu bulunmalıdır. Sözümüz ancak bize böyle yön verir ve sözümüzün meyvesi olacak bilgimiz ancak bizi böyle aydınlatabilir.

Karşılıklı uydurukça yada Arapça suçlamasını bırakıp türkçe ve osmanlıcayı dilin tarihi gelişimine bırakmanın rahatlığını yaşayalım. Dil tartışmasını dilbilimcilere ve terim eleştirisini edebiyatcılara bırakalım. Yazarlar ve aydınlar çözüm ve bilim yerine politik ve ideolojik kaygılarla dil aracı ve söz biçimiyle uğraşmaları işlevlerini köreltir. Medeniyetin ümran ve hars kutuplarının etkileşiminde tabii olarak dine dönüşen ulusal dili, evrensel dinden ayırmadan bu çekişmenin sonuna varamayacağımızı düşünüyorum. Din çekişmesine dönen dil kavgasını seçmek, dil yada dini koruyacağım diye fıtrat ve şeriat arasındaki tekamül uçurumun boşluğuna düşmektir. Sağ ve sol aydınlarımızın arasını açan, dindar ile laik iletitişimini önleyen ve ilmin temel aracı olan dilin istikrarını bozan ve lisanın kökündeki düşüncenin işlevini körelten şu yetmiş senelik çözüm değil sorun üreten kavgayı lütfen bir kenara bırakalım. Sağ taraf şunu unutmasınki: eski hal muhal ya yeni hal ya da izmihlal. Sol tarafta bilsinki: eski çözümler yenilenmezse yeni sorunlara dönüşür. Ne gelenek boşu boşuna saklanmalı ne yenilik kör körüne katılmalı. Kısaca bütün uğraşımıza rağmen ne “imkanı” (deyimini) unuttuk ve ne “olanak” (terimini) unutturduk. İkisi hangi kampta yeraldığımızı gösteren ve bizi ayıran bir rozet oldu. Gelin bu dezavantajı, avantaja dönüştürelim. Ulusal dil ve evrensel dinin birbirinden ayrılığının farkına vararak, araç olan dil ve söz kavgasını bırakalım, amaç olan gönlü kazanmakta ve bilgiye erişmekte kullanalım. Kaldıki ulusal dillerin karakterleri, elektronik kayıtların kodlar sebebiyle uluslararası nitelik kazandı. Bu nedenle İngilizce evrensel dil oldu. Yani umran harsı etkiliyor. Kuvvet Hakkı zorluyor. Onun kılıcı ve egemenliği tepemizde sallanırken arapça ve türkçe kavgasını yapmanın ne anlamı var. Çağdaş iletişim ortamında ticaretini ingilizce yaparken ve siyaseti amerikanca kurarken Ya da üniversitelerimizde yabancı kaynaklara muhtaç bilim adamlarımız bilimi latince ve yunanca kurgularken; dini kavramları nasıl koruyabiliyor ve millet terimleri nasıl siyanet edebiliyoruz. Dili bırakıp düşünce boyutuna geçtiğimizde, linguistik ve milli farklılıklar kaybolur, lojik ve beşeri aynılıklar ortaya çıkar. Farklı lisanların ortak mantık yapısı belirir. Eğer biz bu mantık ve düşünceye eğemen değilsek, hiç bir doğru ve gerçeğimizi aktaramaz, hiç bir güzel ve iyimizi paylaşamayız. Kaldı ki Okunduğu gibi yazılan ve bu yüzden nesnel olan, osmanlıca mefhumları ve arapça manaları, latince harf ve türkçe terimlerde taşıyan yazı dilimiz, bize bir ümit ışığı veriyor. Belki nesnelliği arayan elektronik kayıtlar ve karakterler aracılığı ile dini, milli ve tarihi birikimimizin gücünü kullanarak hem geçmişi korumak hem geleceğe kazanmak için bir fırsattır.

Bizler 1400 yıllık eğemen Yüce İslam medeniyetinin bilim ve hukuk temeline sahip, 2000 yıllık Yüksek Türk milletinin toplum ve devlet geleneğine malik bir ulusun evladlarıyız. Şanlı 600 yıllık Osmanlı İmpratorluğunun verasetini taşıyan bir ülkeyiz. Atalarımız Hakkın kuvvetini kaybettiler birinci cihan savaşı sonunda tüm imparatorlok müstemleke oldu bizde yarı-sömürge durumuna düştük. Bugün ise hepimiz yarı sömürge tabi ve kuyruk devletin kibarca adı olan gelişmekte olan ülkeler sıfatını taşıyoruz. Efendilerimizin elinde kan, korku ve kuvvette Hak olmadığını, son on yıldaki savaşlarda ve terör olaylarında mazlum ve magdur ölenler kanıtlar. Bizi de ümitsiziğe düşürebilir. Şu unutulmamalı ki Amerika Irakda Rusyayı Bosna ve Kosavada durduran İslam dünyasının gücü olmadı. Bu belki küresel güç dengesiyde belki de birleşmiş milletler Hakkı tam tutmasada Kuvveti bütün dehşetiyle sürmesine uygarlık adına olanak vermedi. Şu varki bir ferdin hayatı çok kısadır. Bu kısa hayatımızda bütünüyle geri kalmışlık karanlığında içinde bulunsak bile geçmiş 600-1200-2000 yıllık tarih ve devirlerin geniş gün ve miadları içinde millet ve medeniyet olarak ileri ve aydınlık günlerimizin tanıklığı ile hem bizim hem dünyanın gelecek günlerimiz ve yüzyıllarımız parlak ve uygar olarak dönecektir. Coğrafyamızda bulundurduğumuz ve onurunu koruduğumuz milletlerin sevgisinin desteğiyle, tarihimizde karşılaştığımız ve saygısını duyduğumuz medeniyetlerin zenginliğinin desteğiyle doğuya önder ve batıya örnek bir konumda ve yerdeyiz. Geçmiş birikimimiz ve geleceğe açıklığımızdan dolayı, ulusal karakterimizi, ulusalarası nitelik ve küresel özellikler zenginleştirmiş olarak dünyayı bir araya getirecek olanak ve yeteneklerle bezenmişken, bu merkezi arayüz gerçeğinin üstünlüğünü kuvveden fiile çıkarmanın yolunu neden bulamayalım. İkiyüzelli yıllık gerileme ve yarım yüzyıllık durgunluk yeter. Zaten bunun yüz elli yılı yeniden atılmanın oluşumu için geçti. Şimdi ümitle kalkış zamanıdır. Atılım gücümüz birlikten gelecektir. Öyle bir birlik ki sadece bu ülkenin (Anadolu Türkiye) değil, bu bölgenin (Ortadoğu Islam Dünyası) değil, bütün dünya insanlarını birleştirmeli yani onların sorunlarını çözecek bir bilim ve hukuk üretmelidir.

2 – BİRLİK KAMERİ VE ULUSALLIK ÇEMBERİ

Meşhur bir hikayedir. Babanın oğullarına verdiği çubukların her biri, teker teker kolayca kırılırken üçü beşi biraraya gelince, birliğin gücü karşısında elin mecali kalmaz. Bu apacık gerçeği bildiğimiz halde ondan yararlanmak yolunu nedense seçmeyiz. Bizin üstünlüğüne karşın, “benim olsun küçük olsun” tarafını yeğleriz nedense. Tümün gücünün ve yararının, tekin çekimine ve çıkarına üstün tutulması, bir işi becermenin, bir görevi başarmanın temel kuralıdır. Çoğu zaman bu evrensel kurala aykırı davranmanın karşılığını ağır bir bedelle ödüyoruz. Bunun için bencililiği bireysel özgürlük ile karıştırmamak suretiyle şimdiyi aşan düşüncenin olanağını kavuşmalıyız. Çıkarcılığı kişisel özerkliğin maskesi yapmadan duyguda boğulmayan davranışın yolunu aramalıyız. Sürekli okumaya ve bilgilenmeye yönelmeli, araştırma ve geliştirmeye yürümeli, ışığa ve aydınlığı koşmalı, doğru ve gerçeğe ulaşmalı iyi ve güzele kavuşmalıyız. Bu düşünceye bilimsel yaklaşım ve bu davranışa hukuksal duyarlık diyebiliriz.

Birlik; bu önder ülkenin doğusu (eski) ve batısıyla (yeni), bu öncü ulusun geçmiş (sağ) ve geleceği (sol) ile birleşmesinden tutunuz, Ümran (bayındırlık/teknoloji)da prensip ve yöntem geleneğinin saklanmasından proje ve sistem yeniliğinin katılmasına; hars (kültür/ideoloji) da akide ve ahlakın yetkin ve sürekli değişmezliğinden bilim ve hukukun evrimsel ve devrimsel gelişmesinde kadar bütünlüğünü koruyan ulusal bir etkinlik ve tümlüğü içeren küresel bir süreçtir. Bu kurgusal ve uzun tanımlama ile gerçekliği ne kadar yansıtabildim bilmiyorum ama anlatmak istediğim, küresel süreçlerin üretim araçları-tüketim amaçları sinüsodial çigisinin “yaz ve kış” titreşiminin sürekliliği ile ulusal etkinliklerin ekonomik-politik indi-çıktı eğrisinin “ tepe ve dere” dalgalanmasının bütünlüğünün göstergesiyle doğal yaratılış alemlerindeki değişmezlerle ve dönel buyuruluş ayetlerinin yasalarının beraberliği vurgulamak; evreni yöneten ölçülerle insani eğiten kuralların kaynakta birlikteliğini kanıtlamaktır. Eşitlikten sakınım yasalarına, özgürlükten istatistik yasalara , opozite ve pariteden ezdad-ı ilim ve kıymete (karşıtlıklara) halk-ı ezvaca (çift yaratılışa) , en-az-iş ilkesinden iktisad ve adalete gerçeğine kadar bütün tabii, tarihi, sosyal ve psikal ilimlerimizin belirlediği ve saptadığı mikyas, miktar, mizan ve mikyal gibi her türlü bilimsel kıstas ve kriterler bize fenni ve dini veriler arasında bir geçiş yolu açar, ulusal ve küresel bilgi ve degerlerin bir çevirimini verir. Bu bilgi geçişin olanağının kaynağı ve bu değer çevirim imkanının kökeni, fennin ve dinin temelinde bulunan birliktir. Başka bir ifade ile nesnel akıl ve ortak vicdandır. Nitekim fen, felsefe ve dinin son otoriteleri bu hususu meşhur sözleriyle ifade etmişlerdir. Felsefenin son köşebaşısı Kant’ şu evrensel sözüne dikkat ediniz: “Kavramsız veriler kördür, verisiz kavramlar da boştur.” Bütünlüğü ifade ediyor. Fizik yetkesi de öyle söylüyor: “Dinsiz bilim kör, bilimsiz din topaldır.” Din imamı Hazreti Nursi onları teyid ediyor: “Aklın nuru medeniyet fenleridir, vicdanın ziyası dini ilimlerdir.” Keza, Aristo’nun nedensellik ve amaçlılık bütünlüğüne dayanan epistomolojini bozan, resmi bilimin yeni alternatifleri ile evren ve insan ilimlerinin verileriyle içerikli felsefe sistemleri ve ideolojik dizgeleri kurmaktan vazgeçerek dil üzerine yoğunlaşan yeni hikmet, yeniden birliğin yakalanacağı umudunu vermektedir.

Demekki ulusal kalkınma bayrağımızın merkezine bireysel etkinliğin göstergesi olan ümit yıldızını yerleştirmek, kuresel ideo-teknik yarış ve savaşının çaba ve tasasının özeğinede evrensel dayanak ve desteğin pırıltısı umud ışığını koymak yapılacak ilk iştir. Sonra yıldızı birlik çemberi çağrıştıran hilalin dairesiyle kuşatmakla, bireyselliği toplumsallıkla birlikte kılmak, sinüsodial eğrilerle bütünlenen ilk (sağ hilal) ve son (sol hilal) ayla tümlen kamerin külliyetiyle çevrelemek suretiyle, ulusalllığı küresellikle beraber kılmaktır. Hilmi Ziya Ülken hoca buna insani vatanperverlik demişti.

Böylece ay-yıldızlı bayrağımız, milletlerin ve medeniyetlerin tarih boyunca mutluluk ve kutluluk için elden ele değiştirerek ve geliştirerek dolaştırdığı bilim ve hukuk meşalesini, nesnel akıl ve ortak vicdana emanet ederek insanlığın malı haline getiririr; fen yararlı, felsefe yetkinleştirici ve din birleştirici olur. Bu bayrak altında zamanda inzal ve irsal kaynağının kökeni arap milleti ile hicret ve cihad deneyimini taşıyan türk ulusunun kardeşliği üzerine İslam Birliği kurulur. Bu birlik ile, batıdaki Avrupa ve Amerika beraberliği ile doğudaki Çin ve Hind birlikteliği ortasında yerini almakla, uluslararası sermayeyi dengeleyen emegin sözcülüğü işlevini ve küresel iktidarı denetleyen muhalefet gözcülüğü görevini ifade edebilir. Avrupa ile Asya ülkeleri arasında kapı olan Anadolu yarıması ile Afrika ve kıtaları arasında köprü olan Arabistan yarım adası, aracılık işlevini sürdürür. Dünyanın ekomik ve politik sistemi istikrar kazanması, yeni dünya olan Amerika kıtasındaki “Yeni Dünya Düzeni”nin Jandarmalığına soyunanların eski dünyanın bu gerçeğini görmesine bağlıdır. Nitekim yüzyılın sonunda Başkan Bill’in ülkemizde söyledikleri de bu mesajı çağrıştırıyor. Avrupa önyargı ve taassubunu ne kadar erken terkederse, İslamlığın sözündeki sulh, barış ve salah, İslamiyetin özünde bulunun selamet, esenlik ve emniyet o kadar çabuk bütünüyle ortaya çıkar. Milletleri ve medeniyetleri karıştıranlar ve savaştıranlar da utanırlar.

Ulusal kalkınmanın motoro olan entelijansiyamızın, üretim yerine ranta yönelen işadamlarımız ile çözüm adına laf üreten yöneticilerimizin oluşturduğu Sayın Çetin ALTAN’ın deyimiyle “bürokratik burjuvazi”nin emek ve sermaye dengesini yitiren ve iktidar muhalefet uyumunu bozan bu kötü “birlikteliği” nden ve zararlı “berabarliği”nden rahatsız olması gerekmez mi ? İstanbul’daki burjuvazi ile Ankaradaki bürokrası’nin bu çıkar işbirliğinden dolayı elbette bütün zenginlerimizi ve idarecilerimizi suçluyor değilim. Belki agniya ve ümaranın kökeninde nihayet ya hoca yada bilim adamı olarak ülema bulunduğundan onlarda bu olumsuz yapıda payları vardır. Bütün bunlara rağmen yıllardır yüzlerini hristiyan batı dünyasına çeviren  aydınlarımız, zengin ve yönetici seçkinlerimiz, üstünüklerinin gereği olan ilmiyle amil olma yetkinliği ile bağdaşmayan birbirlerinin yanlışlık, tembellik ve yolsuzluklarını kaldırmak için elbette gündeme getirip tartışıyorlar ve soruna çare arıyorlar.  Fakat geleceği aydınlatan bilginin gücüne erişmek ve başarıya yönelten gücün bilgisini edinmek için beraberlik ve birliktelik, yardımlaşma ve dayanışma, paylaşma ve katılma, işbirliği ve işbölümü gibi bütün görünümleriyle birliği malum-ı mechul yapılarak irdelenmesinde yarar vardır. Bunun için sosyal sınıfları sınıfların sağlam yapılanmasını araştırak ve sağlıklı işlevselliğinin sorgulamak kadar siyasal partileri küresel boyutuyla ele alarak sosyal, libaral ve dindar demokrat oluşumların bu diyolog ve tartışma zemininde bulunabilmelerini temin etmek gerekmektedir. Çünkü kalkınmayı başarmamız bu birlikteliğe bağlıdır, görevimizi becermemiz veri, bilgi ve güçlerimizi paylaşmamızla mümkündür. Aksi halde bir kesimce getirilen her çözüm, karşı tarafla uzlaşmaya varılarak  onayını almazsa  yarım, gecici ve sorunlu olmaya devam edeceğini düşünüyorum.

Bugün mevcut ulusal sosyal ve siyasal sınıf ve partilerin kökeninde uluslararası oluşumun tarihi arka planının ortaya çıkardığı küresel yapılanmanın ortaya koyduğu İsevi ve İslami eski geleneksel dinlerle birlikte bunlara eklemlenen Marksist ve Masonik ideolojik odanlanmalar yatar. Elbette bu odaklar milli özelliklerimizle biçimlenmiş ve toplumsal niteliklerimizle renklenmiştir. Örneğin dindar demokratlık islami bir renk almış, sosyal demokratlarımız batıcı, liberal demokratlarımız türkçü eğilimlidirler. Yenilik adına ortaya çıkan mason ve marksist entelijensiyanın, gericiliğin miadı dolmuşluğu ile müslüman aydınları karalamaları yada müslüman ülemanın, özgürlük ve eşitlik adına ortaya çıkan yeni dinlerin özünü görmeden onları yabancılık ve dinsizlikle suçlamaları, suçlaramalar sebep olan sorunları, çekişme ve çatışmaları büyütmekten başka bir işe yaramaz.

Bireylerin aşkın kimlik intisabı ve içkin kişilik katiyeti; ve bunları oluşturan salt ve ideal hukukları ve kuşatan ve pozitif bilimlerininin ahlak (etik) ve akide (epistemik) öncelikleri; onların etnik, politik, ekonomik bağlılık ve ilişkilerini olumsuz etkilmemediği gibi dürüst, erdemli, bilgili, çalışkan ve yurtsever kimselerin yasal, kurulsal ve kurumsal işbirliğini engellemez. Çatışma doğuran medeniyetlerin değer, çıkar ve eğemenlikleridir. Savaş, harekete ve ilerlemeye yol açan ekonomik ve politik yarış, akım ve yönelim doğuran ideo-teknik gerilim gibi doğal ve normaldir. Anormal olan terör ve anarşidir. Kuralı ve sorumlusu olmayan bu gizli fitneyi ve örtülü nifakı yapanlar, ölçüsü ve kuralı olan açık yarış ve savaşı yapma gücü ve cesareti olmayanlardır.

Burada şu dört meseleyi gündeme getirmek isterim:

  1. Önyargı ve saplantıyla kin ve düşmanlıkla soruna, sıkıntıya ve karanlığa sövmek suretiyle bir dert daha eklemektense bir çözüm mumu yakmak, aydınlığın ışığını katmak akıllıca bir yoldur. Bu rasyonel yola açılan kapı ise çatışmanın fikirlerden değil duygulandığını, bencillikten doğduğu ve bilgisizlikten çıktığını anlamaktır.
  2. Bu ülkede ümmet-i davet ve icabeti birleştiremeyen dünyada islami birliği gerçekleştiremez. Bu ulusun insan ve ülke kaynaklarını birleştiremeyen halkların mutluluğunu ve kalkınmasını başaramaz. Bu toplumun sıradan ve seçkinini kucaklayamayan milletlerin kardeşliğini ve özgürlüğünü sağlayamaz. Kısaca dünya adına ve insanlık namına yola çıkan küresel partiler, dar ulusal bazda dava ve davetlerini gerçekleştiremezlerse, geniş küresel hedeflerinde zorlanacakları açıktır.
  3. Bilgi toplumunun ışığı sadece bir ulusta değl bir şirkette yada bir ailede dahi gerçekleştirilmesi gereken bir aydınlıktır. Hukuk devletinin adaleti sadece bir ülkede değil bir parti yada dernekte bile uygulanması gereken ölçü, kural ve eşitliktir.
  4. Bilgsizliğin karanlığı ve ayrıcalığın karalığı, aileden topluma, ulusaldan küresele kadar kaldırılması gereken bir olumsuzluk, çözülmesi gereken bir sorundur. Başka bir ifade ile tenbelliğin uyuşukluğu ve bölücülüğün kargaşası birliği bozan kör özgürlüğe ve düzensiz dağınıklığa ve bencil güçlerin yolaçtığı başıboş çokluğa karşı, herkesin, herbir kesimin ve her bir kimsenin her an karşı içinde vermesi gereken bir savaş sürdürülmelidir. Yani , bilgi toplumu ve hukuk devleti rahatı yaşanacak ve faydası alınacak bir ücret değil gayret ve feragatla gerçekleştirilecek bir hizmet olarak görülmedir. Geçmişte belki düşünülmeyen bu evrensel koşulların bu gün şimdi sadece isimleri vardır, bazı yerlerde kurumları da oluşmaktadır. Sabredersek kendisini göreceğiz.
  5. DİN
  6. İDEOLOJİ
  7. 1999
Nitekim işaretleri alıyoruz. 31 Aralık 1999 gününü 10 dakika geçe aynı günlü Hürriyet gazetesinin 34 üncü sahifesine boydan boya yazılmış yazının son parağrafını aktarıyorum: “Şimdi sıra yeni bin yıla, gerçekten uygar bir ülke olarak girmekte. Daha demokrat, daha hoşgörülü, daha yapıcı ve daha üretken olmalıyız. Artık her fırsatta suçlayacak “iç ve dış mihraklar” arasak bile inandırıcı olmayacağız. Yani bu bizim günümüz. Bir şeylerin değişmesi gerektiğine yürekten inanıyorsanız eğer, şunu sorun kendinize:Bertrand Russel’in dediği gibi; “Şimdi değilse ne zaman ? Ben değilsem kim?” Veya Nazım Hikmet’in dediği gibi sen yapmazsan, ben yapmazsam kim yapacak ? toplumsal ödevleri, sosyal işlevleri ve ictimai vazifeleri.

Başkacıllığın yegane çaresi bencilliğini yenebilen bireyler ve kişilerin ışığı ve aydınlığıdır. Böyle yurtseverlerin öncülüğüne katılmak, dürüstlerin önderliğini alkışlamak, çalışkanların örnekliğine benzemek ve bilgelerin öğretmenliğine öğrenciliktir. Yeterli onları yeni bir çıkarın aracı ve gizli bencilliğin perdesi yapmayalım.

Birde 30 Aralık 1999 tarihli Yeni Şafak Gazetesinin 12 sayfasına boydan boya yazılan ayetleri okuyayım:

Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu kurtuluştur Ramazan’ın...

Yalnız O’na ibadet eder
(1/5,4/36,6/182,10/3,13/36,17/23,19/65,29/65,29/56...)
Yalnız O’ndan yardım bekler
(1/5,2/45153,3/13-125,7/128,8/45,21/112,40/65...)
Yalnız O’na şükreder
(1/2, 2/152,4/131,6/45,22/64,27/59,29/63,31/26...)
Yalnız O’na boyun eğer
(1/6,3/32,4/59,5/92,9/71,16/52,20/90,26/110,33/71,47/33,58/13...)
Yalnız O’nun rızasını isteriz.
(1/7,2/272,3/162,5/16,13/22,30/38,92/20...)

İşte size küresel, ulusal ve toplumsal ödevleri yapacak gücü kendinde bulacak bireysel işleve, motivasyon ve aktivitasyon ve kişisel göreve, gaye ve gayret veren kaynaklar. Bunlar günlük gazetelerin  tam sayfasında  yazarının daha adını kazımaya tenezzül etmediği yüce çalışmalar  ve yüksek  ifadeler.

Birleşmez kutuplar, önyargı ve saplantı gibi marazi halleri saymazsak, kati inanç alanındadır. Elbette dinlere ilişkin kesin itikadlar, karşı dinlerce eleştirilir ve ona karşı savunma ve kanıtlamalar geliştirilir. Ama bunları geçici güncelin tartışma alanına getirerek saygısızlık yapılmamalı.

Toptan kabul ve toptan red, bencillik ve aşırılık gibi hastalıklı durumları saymazsak, kişisel ve kapalı duyu platformunda bulunur. Asla gündeme getirilmemelidir. Kişisel zevklerin ve renklerin tartışılmazlığı gibi kuramsal görüşleri ve bireysel kurgularıda aynı kategoriye sokarsak onları hiç bir zaman değiştirme ve geliştirme şansı bulamayız. Kendi doğrumuzla doğar, kendi gerçeğimizle ölürüz.

Hukukun hükme bağladığı ve kanunun yetki verdiği haller dışında, kimse, kimsenin dinine ve ideolojisine karışmamalı, aynen bütcesine ve harcamasına karışmadığı gibi. Ancak sorunların ve çözümlerin fikri zemine girmesini engelleyen; hizmetlerin ve ücretlerin irade sahasına çıkmasını önleyen şu iki yanlışlıkta herkes birbirini uyarmalı:

  1. Dinleri ideoloji haline getirmek.
  2. İdeolojileri din şekline götürmek.
  3. Bu konuya açıklık getirmek için Zafer Takvim'inin mutevazi bir sayfasının arkasında yazılı, insanlık dünyanısının nadide çicekleri olan doğulu ve batılı ilim ve din adamlarımızın tanımlarınını ele alarak açıklık getirmeye çalışacağım:
  4. I.KANT’ın “Vazifelerimizin ilahi emirler sıfatı ile kabulü veya ahlaki kaideler koyana karşı duyulan saygıdır.” tanımıyla  dinin ilahi ve beşeri yönüne işaret  etmiştir. Onun meşhur 7+ 5  nicelik örneğine işaret eden 12 tanımla konunu bütünlemek istiyorum. Ş.Şerif CÜRCANİ’nin “Din, akıl sahiplerini Peygamberlerin bildirdiklerini kabule çağıran ilah bir kanundur.” (1) Semavi ve Kitabi Din tanımı ile SCHLİERMACHER'in “Din, mutlak itaat duygusundan ibarettir” (2) Arzi ve Ahlaki Din tanımı nazara alırsak her iki yönüyle dinin bizi zaman ve mekan kadrosunun ötesine götüren etkinlik olduğu ortaya çıkar. İçinden sanat, fen ve felsefeyi çıkardığımız öylesine gizemli ve toplayacı bir etkinliktir ki bu mutlak alana çıkarken bazılarına göre, idrak ve irade yol göstericidir ("Din akıllı kişileri kendi hür seçimleriyle bizzat hayırlara sevkeden ilahi bir kanundur. " M.Hamdi YAZIR  (3)) bazılarına göre tersine mantık ve meşiet üstü bir faaliyettir ("Din, insanın sonsuzu kavramasına sağlayan, akıl ve mantıga tabi olmayan zihni bir meleke veya yetenektir. " Max MÜLLER (4)


        Bireysel olarak din, J.MARTİNEAUnun tanımıyla, daimi hayat sahibi  İlahi şuur ve iradenin kainata yönettiğine bir inanış (5) ve R.JOLİVET'in tanımıyla, insanın Allah'a karşı içinden gelen aşk ve itimatla bir bağlanış olduğundan (6), insanın bütün kimliğini ve kişiliğini belirleyen bir formdur. Bu manayı destekleyerek dini, "Kul ile Allah arasındaki bir muameledir." (7) şeklinde tanımlayan İmamı GAZALİ, onu, insanın bütün ilgi ve  ilişkilerinin odağına , Mutlak Varlık'a dayandıran bir yön   ve Müteal  Birlik'e götüren bir yol olarak  yerleştirir. İşte bu tarz bir varoluşta, sadece ve sadece Allah'a ibadet eden yani bütün çıktılarını ona veren; ancak ve ancak Allah'tan yardım alan yani bütün girdilerini ondan olan insanın  bu girdi ve çıktı noktası arasında "kaybolduğu" bu noktada insanın başka insanlara olan ilişkisinin kaybolacağı sanıldığı bu yerde , her türlü insanın bencilliğini ve çıkarcılığını yenen  her türlü sevgi ve acımanın kaynağı;  insanın güçsüzlüğünü ve yetersizliğini izale eden samimi yardımlaşma ve dayanışmanın temeli; insanın yalnızlığının ve kimsesiziliğini kaldıran gerçek birlik ve kardeşliğin kökeni olarak din ortaya çıkar. Bu sorumluluk yüklemekle birlikte onu onur ve mutluluk veren dinden  kaçmak isteyenler,  insanın bu kurtuluşunu  antropsentrik'liğin bencilliği ile örtmeye çalışan   ve insanın bu kazanışını antromorfik'liği saflığı ile  suçlamak isteyenler, L.  FEURBACH'in,  "Din, dua, kurban ve inançla kendini gösteren bir arzudur." (8) sözünde  "dinin özünü" yakalayabilirler.

Çünkü  dini "inanç"ta;  "dua" veresiye  almak ise "kurban" ile peşin  vermek vardır. Hazır çıkar doğrudan olmadığından, görünmeyen cenneti isteyen en ami bir insanın şuhuddan gayba geçen safi inancı, gaybi cehennemden korkan en sıradan bir mümünin imkandan vucuba çıkan yüce imanı; en alim bir filozofun riyaya ve makam veren  kuramından daha ulvidir,  dünyayı ve hazırı alan ideolojisinden daha  büyüktür. Bu onurlu ve muhteşem alış-veriş'e davet eden Kur'an'ın duyurusunu "Din, halkın afyonudur." sözüyle örtmek isteyenler,  bu sözün arkasındaki  "Acıları   dindirir.Vicdansız  bir dünyanın vicdanıdır." sözünü ya bilmezler yada örterler. (Mihri Belli, 02.01.2000 Yeni Şafak) Çünkü bu söz;  özele ve çıkara dayanan bir ekonominin,  ancak yarara ve kamusalı öneren politika ile dengelenebileceği işaretini anlamdan körükörüne "Bütün kötülüklerin başı dünya sevgidir" hadisinde belirtilen dünyayı oluşturan müesseseleri tahribe çalışıyorlar. Yani nesneler ve kimseler evrenini toplumsal yansıması olan  uygarlığın umran (bayındırlık) ve hars (ekin) dallarının kökeni bulunan  mülkiyet ve aile kurumlarının köküne kibrit suyu dökmeye uğraşırlar. Her kötüye kullanılan şey;  devlet, din, mülkiyet ve aile gibi  ortadan kaldırmak gerekseydi , insanın kötüye kullanmadığı hiç bir şey olmadığından;  bilim, hukuk, demokrasi, emek,  özgürlük, eşitliklik gibi ilkeleride belki her şeyi ortadan kaldırmamız lazım gelirdi. Halbuki  şeriat akıl ve hayat gibi bunların lazımı olan mülkiyet ve aileyide koruyor ve bunlardan oluşan dünyanın kötülüklerini, onları ahirete kanalize ederek önlemeye çalışıyor.  Zaten din insanın fıtrat ve yaratılışında, vicdanında  ve aklında, insafında ve ilminde mevcut olup, Kitap ve Rasul'ün ortaya koyduğu Şeriat, onları teyid ve tasdik ederek, onların salih ve sahih  şekilde kurduğu müesseseleri hıfz ve himaye için  insanlığa indirilmiş,  gönderilmiş ve bildirilmiştir. Bunun içindir ki E.RENAN'ın "Din insan tabiatının en yüksek, en çekici tezahürlerinden ibarettir." (9) tanımı, ateist olarak dini bırakanların dahi, kendi görüş ve kuramlarının niçin kendileri yada takipçileri tarafından  saltlaştırıldığını yani din haline getirildiğini açıklar. İnsanın bütün yoksunluğu, yetersizliği, yarımlığı, yanlılığı, parçalılığı, pisliği, çirkinliği, kötülüğü ile beraber yetkin, güzel, iyi,  dokunulmaz, ellenilmez, pak, arı ve duru bir KUTSAL'a yaklaşmasıni kimsa inkar edemez. Dünyada  insanın  iştah ve iştiyakla aradığı  hacatı ve menfeatı olduğu gibi  aşk ve merakla yöneldiği bir harratı ve mukaddesatı  vardır. Onu din ile ifade eder. R.OTTO'nun, "Din, insanın kutsal saydığı şeylerle olan ilişkisidir." (10) tanımı, beşeri dinleri de kapsayan dinin bu mahiyetinin bir yanını yansıtır. Bu nedenle din bir yanıyla bireysel olduğu gibi öbür yanıyla da toplumsaldır. Çünkü insan tikel ve tekildir ama tümel ve türeldirde.

    Toplumsal olarak din, bırakalım kültürel hayatı  iktisadi,  içtmai  ve siyası  hayatının sürdürülmesi için dil gibi zorunlu kurumdur. Hatta E.DURKHEİM dini, bir cemaatin meydana gelmesini sağlayan ibadet ve inançlar sistemi olarak tanımlar. (11)  Yüzyılımızı egemen pozitif ilim, iktisad ve siyasal sistemin kuramcısı A.Comte bile insanlık dini ile  hümanist anlayış bir dini renk alan ideolojiden başka bir şey değildir.  Hatta E.AMES din ile toplumsallık arasında tam bir özdeşleştirme yaparak "Din, en yüksek içtimai değerlerin şuurudur."der (12) Sosyal ilişkilerimizin tanziminde terbiye ve idaremizin tabi olacağı esasları tespit etme, ekonomik, sosyal kültürel ve politik faaliyetlerin denetlenmesi ve geliştirilmesi gibi sorunların çözümü, bilim ve hukuk araçlarının sağlıklı kullanılmasına , sanat ve hikmet ürünlerinin sağlam kurulması dinin tanınması ve anlaşılmasına bağlıdır. Bütün bu ölçü ve kuralları elde edeceğimiz bilim ve hukukun ilke ve yasaların tayin etmede geliştirdiğimiz başta devlet olmak üzere toplumsal kurumların din ile olan ilişkisini ortaya koymak zarureti doğduğunda karşımıza ideolojiler çıkıyorlar. Dinden çıkan fen, sanat ve hikmet etkinliklerin doğrudan toplumsal etkileri olmadığı halde “dinin toplumsal yorumu” diyebileceğimiz ideolojinin doğrudan etkisi vardır. Bu etki yorumlayanların hatası yüzünden olumsuz olmakta hatta  sorunlar ortaya çıkabilmektedir. Ayrıca eski dinlerin bu uzantıları yanında toplumsal çözüm ve kuramların hatta siyasal görüş ve akımların gibi “izmlerin din haline getirilmesi” suretiyle yeni dinlerin ortaya çıkması toplumsal sorunların çözümünde din ve ideolojinin hem tanımında hem ilişkilerin belirlenmesinde bilim ve hukukumuzun geliştirilmesinin, felsefe ve hikmetin sözkonusu sorunu artıran içerik ve kurgulardan sıyrılmasının yararlı olacağını düşünüyorum. Bunun için insanın kendini ve evreni yorumlama, anlama ve amaçlandırma hakkı teminat altına alındıkça, fikir ve vicdan özgürlüğünün kamil olarak sağlanadıkça ferd ve toplum ilişkilerinin gelişmesiyle doğru orantılı olarak din ve ideoloji ilişkilerinin  düzeleceğini umuyorum.

İlahi dinlerden çıkartılan ideolojileri de kutsal hale getirerek semavi dini ile beşeri ideolojiyi özdeşleştirmek ve ona karşı çıkanları dinsizlikle suçlamak gericilğlin en gerisi olan bilgsizliktir. Keza beşeri ideolojileri değişmez mutlak gerçeklikler haline getirerek ilahi dinleri bilimdışı görerek ahlaktdışılıkları hukuki saymakta yıkıcılığın en aşırı karanlığıdır.

Din ve kitap adına ve akıl ve felsefe hesabına ileri sürülebilen bu akılsızlık, açıkça sürelmesi bile kapalı olarak bu tarzda bir uygulanan bu ahlaksızlık, hem kitaba hem hikmete büyük bir iftiradır. Aynı zamanda bu nifak i bilimi ve hukuk tahrib ederek, durdurarak, dondurarak hatta öldürerek bütün çözüm kapılarını örten bir kargaşa ve gizli bir fitneden başka bir şey değildir. Bu yobazlık ve bağnazlık, insanların tek dinde buluşup hem dünyevi hem uhrevi mutluluğu kazanmasına mani olduğu gibi insanlar sayısınca ideolojiye (din ve fen, sanat ve hikmet etkinliklerinde mezhep, meşrep, meslek, tarikat, izm, kuram, doktrin, fraksiyon ve versiyon gibi fikir ve idea çeşitliliğinin varlığına) olanak tanınmamakla cemiyetlerin değişimine ve gelişimine, ferdlerin özgürlüğe ve yetkiniliğe kavuşumasına engel oluyor.

Bu ülkede yaşayan çeşitli etnik kökene mensup azınlıklar ve çoğunluklar, özel yada kamu sektöründe bütün hizmet alıp veren bütün çalışanlar giderek gelişen ve yetkinleşen bilim ve hukukla bütün sorunlarını çözebilecek kaynaklara ve olanaklara sahiptirler. Yeter ki aileden şirkete okuldan partiye kadar kurulsal, kurumsal ve ulusal her türlü insani birliktelik ve beraberlikte gerçek “birlik” temin edilmeye çalışılsın. Bu “birlik”te her bir insana üniforma denilen tek tip elbise giydirir gibi tek tip düşünce cenderesini başına geçirmek, yarı kapalı yarı aydınlık bir dizgede, bir rejimde, bir sistemde, bir izmde buluşturmak değildir. Böyle bir işe teşebbüs, eğemenliğini baskıyla sürdürmek isteyen ve iktidar-muhalefet ilişki ve uyumunu bozan bir keyfi ve zalim bir politikanın emaresi yada sömürünüsünü gizlemeyen ve sermeya-emek arasını ve dengesini bozan savurgan yada tekelci bir ekonominin belirtisi olmalıdır.

O halde toplumsal hayatın canlı günceline ilişkin konular ve ilişkiler, insanın varoluşuna ait değişken gündeme ilişkin sorun ve çözümler; umutla kalkıp birlikten geçip başarılı ve verimli bir hedefte, bir sonra hedefe geçmek için, dinlenmek üzere noktalanırken, bu iki nokta arasındaki süreyi sanal bir şekilde durdurumazsak, dondurmazsak, mutlaklaştırmazsak; bizi ilerleten sağlıklı bir süreç teşkil ederler. Her yaz ve kış bunu bize öğretir. Çünkü her bir doğumun, yeni bir hayata başlamak üzere, bir ölümde yeniden canlanırken dirliğin bu birlikte olduğunu göstermektir.

Yeni çözümler ileride yeni sorunlara dönüşmemesini istiyorsak yada eski devrimcilerin yeni tutucular haline gelmemesini diliyorsak; hem burjuvazinin deposu hem bürokrasınin tarlası olan;

Özgür ve etkin ilerici aydınlar,

Cesur ve içten devrimci entilijensiya,

Bilgili ve hoşgörülü kamil ülema;

Bu ülkenin kaynaklarını birlikte çalıştırsınlar.

Bu ulusun yeteneklerine  ümitle inansınlar.

Bu devletin kurumlarına güvensin ve güvendirsinler;

Herkes arayış ve sorgulayışla elde ettiği dini inançlarını ve ideolojik kanılarını kendi sorumluluğundan ve kişisel dünyasında taşısın. Başkasına zorla taşıtmaya ve rehabilite ile özümletemeye kalkmasın.
Bilgi ve değerleri aktarırken giderek nesnelleşen bilim ve hukukun kuresel ölçülerini korusun , giderek gelişen demokrasi ve laikliğin evrensel kurallarını gözetsin.

Hiç kimse savaş ve mertlikle sağlanan ulusal egemenliği kancık ve kaypak terörle bozmasın, barış ve diplomasiyle  kazanılan  uluslararası buyuruculuğu kör ve sağır anarşi ile yıkmaya uğraşmasın. İdeolojisinin amiriyetini,  toplumsal ve ulusal kendilikte uygarlığın ilerleme çizgisinin eleyiciliğine dayandırsın ve dininin hakimiyeteni küresel  ve uluslarası süreçlerde  ideo-teknik yarışın seçiciliğine yüklesin.

Kendi saltımızın göğünde sonsuz ufuklara uçarken bireysel olarak yüreyeceğimiz en reel alan, güncelin istediği yadımlaşma ve dayanışmayı gereği gibi yerine getirmektir. Kesin doğruyu, bütün gerçeği, benzersiz güzeli ve karşılıksız iyiliği arayan dinimizi yaşarken kişisel olarak gideceğimiz en rasyonel yol, gündemin aradığı işbirliği ve işbölümünü layıkıyla gerçekleştirmektir.

Bunun için milli sorumluluk, tarihi işlev ve dini görevimizi yerine getirirken üzerimize düşen temel yükümlülük, konuşmak ve tartışmak zemini olan diyalogdan yana olmak, düşünmek ve üretmek aracı olan çalışmaya yönelmektir. Çünkü varolan ve kendimizi her boyut ve her aşamada içinde bulduğumuz birliktelik ve bareberlik, naks ve kasr ile aludedir, dertler ve sorunlarla doludur. Çünkü insanın varoluşu, yokluktan varlığa yönelen bir akım ve gerilimle devimin ilerlemesi ve devinim süreci halinde bir yarıştadır.

Artı ile eksi arasında farktan akım doğduğu gibi yokluk ile varlık arasındaki farktan da gerilim çıkar ve yönelişi, yürüyüşü, yarışı başlatır. Varlığın doğru ve gerçek yetkinliği ile iyi ve güzel çekiciliği de bizi kendine çeker. Bu nedenle hem bir sınav hem bir yarış olan bu yanaşım ve yakınlaşımda; yokluktan ümitle kalkılır, yoksunlukta birlikten güç alınır, yollar özgür ve etkin çalışmakla aşılır.

Ben’i, biz’e ve başarıya kavuşturan birliktelik koruma ve yardım köprüsüdür; yetkinliğe ve sonsuzluğa eriştiren beraberlik dayanak ve destek noktasıdır; mutluluğa ve kutluluğa ulaştıran birlik, kalkış noktası ile varış noktası arasında bir geçittir. Bu geçit iğne deliği gibi dar olsada, önündeki aydınlık va parlak hedefe erişmek umuduyla, Mecnun ve Ferhat’ın aşkından ve azminden bireşen bir sabır ile dayanmalı; Leyla ve Şirin’in güzelliğinden ve çekiciliğinden bileşen bir bekleyişle direnmeli; Kurtuluş ve Kazanış’ın bağış ve saygınlığından oluşan bir onurla başarıyı beklemeliyiz... Özel dünyamızda bireysel geçici “ücret” güzeli mesudluk (mutluluk) yada kişisel kalıcı “hizmet” güzeli saidlik (kutluluk) böyle bir “birlik”le elimize geçebilir diye düşünüyorum. Aynı zamanda bu birlik, hem dünya cennetini kurmanın hem ukba cennetini kazandıracak güncel sorumunuz olan ulusal kalkınmanın kapısını açacak nesnel ve kimsel makina ve camia gücünü kazandıracak diye bekliyorum.